KÂĞIT, KALEM VE HALEPÇE’NİN SÖNMEYEN ÇIĞLIĞI
İnsanlığın Yazılamayan Canavarca Vahşeti Üzerine Bir Yakarış.
Yeryüzündeki bütün ağaçlar birer divit, okyanuslar ve denizler birer mürekkep kurnasına dönüşse; insanoğlunun kendi hemcinsine reva gördüğü bu canavarca vahşeti, bu kokuşmuş çürümüşlüğü yazmaya ve anlatmaya yetmez.
Tarih, sadece büyük zaferlerin değil; sessizce boyun eğilen devasa cinayetlerin de utanç vesikasıdır. 16 Mart 1988’de Halepçe’nin üzerine elma kokulu ölüm bulutları çöktüğünde, masum çocukların ve anaların çığlıkları Ortadoğu’nun dağlarında yankılanırken Ozan Şivan Perwer’in kulakları sağır eden o tarihi serzenişini hatırlıyorum. O gün sadece bir ağıt yakmıyordu Şivan; liderlere, aydınlara ve vicdan sahibi her insana haykırıyordu:
"Kâğıt ve kalem bulun! Ne yapıp edin, bu yaşanan vahşeti dünyaya duyurun!"
Çünkü biliyordu ki; kâğıda dökülmeyen acı unutulmaya, haykırılmayan vahşet ise zalimin yanına kâr kalmaya mahkûmdur. Yazılmayan her katliam, zalimin sırtını sıvazlayan en büyük suç ortaklığıdır.
İDRAKSİZLİĞİN KRALLIĞI VE ÇÜRÜYEN VİCDANLAR
Bugün de durum farklı değildir. Dünyanın bir yanında insan hayatı mucizelerle başlarken; gücü, mülkü ve iktidarı elinde tutan psikopat ruhlar, milyonlarca insanın yaşam hakkını bir çırpıda gasp etmektedir. İnsanın dünyaya gelişindeki o eşsiz mucizeyi yok sayıp ölümü sıradanlaştıranlar, kendi sapkınlıklarını ve ahlaksızlıklarını "civilizasyon" ve "gelişmişlik" ambalajlarıyla meşrulaştırmaya çalışmaktadır.
Ensest davalarından küresel seksomanyaklığa, savaşlardan masum çocukların çığlıklarına kadar insanlık bir kez daha doydukça kuduran bir canlı gibi kendi özüne saldırmaktadır. Ve ne acıdır ki, dünya bu vahşeti izlerken tıpkı üç maymunu oynayan ikiyüzlü bir tiyatro sahnesi gibi sessizliğe gömülmektedir.
Onlara söylenecek tek bir hakikat vardır: Hırsın, gücün ve doyumsuzluğun kölesi olmuş o kararmış kalpler, bir saniyelik olsun cennetin o eşsiz huzurunu ve adaletini idrak edebilselerdi, o kibirli başlarını secdeden kaldırmazlardı. Cehennemin ve yaptıkları çürümüşlüğün gayya kuyularını bir anlığına görebilselerdi, dünyadaki bütün mülkler ayaklarına serilse tek bir günaha dahi el uzatamazlardı.
Son Söz
Ağaçların kalem, denizlerin mürekkep olmaya yetmediği bu çağda; bize düşen o kâğıdı ve kalemi ne pahasına olursa olsun bulmaktır. Mazlumun ahını, Halepçe’nin çığlığını, Aşık Veysel’in "Sen altınsın ben tunç muyum?" diyen insanlık onurunu diri tutmak bizim tarihsel sorumluluğumuzdur.
Kral çıplaktır, dünya ise bu vahşet karşısında suskundur. Ama unutulmasın ki; biz yazdıkça, biz haykırdıkça bu hakikat hafızadan silinmeyecek!
