“Batıyı gezdim: İslam var ama Müslüman yok, Doğuyu gezdim: Müslüman var ama İslam yok. Bugün İslam’a yapabileceğimiz en büyük iyilik, bizim onu temsil etmediğimizi söylemeyip Müslümanların yeniden Müslüman olmaları lazım…”( Muhammed İKBAL )
Pakistanlı büyük şair ve düşünür Muhammed İKBAL’e atfedilen bu söz inandığımız değerlerle yaşadığımız hayat arasındaki uçuruma dikkat çeken, insanı kendi inancıyla ahlâkı arasında yüzleşmeye davet eden çarpıcı bir tanıdır. Tanısı ne derin, tasviri ne de muazzam değil mi ? Üstelik ara ara hatırlanacak bir düşünce değil bu; susadığımızda su içmek, acıktığımızda yemek yemek kadar zaruri… Öyle ki insanın en çok ihmal ettiği hesap, çoğu zaman kendisiyle yapması gereken hesaptır. Lâkin; insan, başkasının karanlığını tarif etmekte mahir, kendi karanlığıyla yüzleşmekten aciz bir varlıktır…
Nüfusunun yüzde doksanı Müslüman olan bir toplumda, insanların söylem ve yaşam tarzına baktığımızda mensubu olduğumuz dini inancımızı doğru bir şekilde idrak edemediğimiz gerçeği ile doğrudan yüzleşebiliyoruz.
İslâm; kültürel bir kimliğin ötesinde insanın varlığına anlam katan inancını davranışlarıyla buluşturan değerler bütünü, inanç ile entegre edilmiş bir paket programıdır. Bu paket programına uyum sağlayacak bir hayat tarzı yaşanmadan, ahlâki ve insani değerler gözetilmeden, Kur'an ve sünnet ruhuna dönülmeden yalnızca söz sembol, kıyafet ile ritüellere indirgemek, bir bütünü parçalarından ayırmak demektir.
İlk vahiyden itibaren inen ayetler vahiy kâtipleri tarafından o dönemde mevcut olan taşlar, deri parçaları, hurma dalları, ince yassı taşlar ve kürek kemikleri gibi malzemeler üzerine yazılır ve öncelikle hayata geçirilip uygulanıyordu. O dönemde hiçbir Müslüman öğrendiği ezberlediği ayetler üzerinden dindarlığını ilan etmiyor, inancının reklamını yapmıyordu. Çünkü onların perspektifinde dindarlık gösteri değil, yaşam tarzıydı.
Söylem değil eylemdi. Oysa bugün konuşuyoruz ama yaşamıyoruz. Yüceltiyoruz ama taşımıyoruz. Her tarafa nasihat dağıtıyoruz ama kendimiz örnek olamıyoruz. Hal böyle olunca herkes inancını söylemde bağırarak ilan etmeye çalışıyor, eylemde güvenilecek adam kalmıyor, insana yakışmayan tutum ve davranışları da ne yazık ki en Müslüman zannettiğiniz kişilerde bulabiliyoruz.
İnancın dilimizde olması başka, hayatımızda olması başka bir şeydir. Bir inancı bilmekle o inancın ahlâkını taşımak farklı şeylerdir. İnancımızı anlatmakta gösterdiğimiz gayret ve hüneri inancımızın gereğini yaşamakta gösteremiyorsak bir şeyleri eksik yapıyor yanlış okuyoruz demektir. Belki de bugün en çok ihtiyacımız olan şey, Müslümanlığımızı başkalarına ispatlama çabasından önce kendimize karşı dürüst olmamızdır. Ne kadar doğru konuştuğumuzu değil, ne kadar doğru yaşadığımızı; kaç kişiye nasihat ettiğimizi değil, kaç kişinin hakkını koruduğumuzu; kaç dinî paylaşım yaptığımızı değil, kaç insanın hayatına iyilikle dokunduğumuzu sorgulamalıyız. Hülasa, Müslümanlığın ölçüsü hayatın içindedir.
Alacaklısına aylarca cevap vermeyen borçlu yılbaşı gecesi maneviyat elbisesi giyip, Alacaklısına Yılbaşı kutlamak haramdır mesajları atmadan evvel gidip borcunu ödemelidir. Bir düşünce derneğine insanları davet eden kişinin, başkalarına dava ahlakını anlatmadan önce verdiği sözü tutmalı güvenilir bir insan olmalıdır. Müslüman bir Müteahhit’in görevi sosyal medyada beğeni toplamak gayesiyle dini mesajlar yaymak değil, yapacağı inşaatın beton ve temelini sağlam atmaktır. Müslüman bir iş adamı “Kahrolsun İsrail” pankartının arkasında poz vermeden önce fabrikasında maaşını almamış işçisinin hakkını ödemelidir. Uzaktaki mazlumun hakkını savunurken yakındaki mazluma haksızlık ediyorsak savunduğumuz değerlerle çelişiyoruz demektir.
Gecelerini nafile namazla geçiren müslüman’ın kılacağı nafile namazından evvel kız çocuklarının miras hakkını teslim etmelidir. Nitekim din, alışkanlıklardan doğan bir aidiyet konforu değil, yerine göre “itiraz ahlâkıdır” gece rükû etmenin yanında haksızlığın karşısında kıyam edebilmektir. Saraydaki Yusuf’tan ziyade kuyudaki Yusuf’a dost olabilmektir. Hatm-i şeriflerden hasıl olan sevabı dağıtmak kolay da, önemli olan ticaretten hasıl olan kârı dağıtabilmektir. İslam’ın güzelliği, yalnızca sosyal medya platformlarında değil; alışverişte, ticarette, aile hayatında, komşulukta, yöneticilikte ve insanın insanla buluştuğu her yerde görünür olmalıdır.
Çünkü, inanç gösteri değil yaşamdır. Kıyafet değil, karakterdir. Laf değil dürüstlüktür. İhlâs ve takva elbisesi giymemiş her tesettürlü çıplaktır.
Şefkat ve merhametten yoksun dindarlık noksandır. Din adalet ve emanettir, ölçü ve sadakattir. “Din bizden Teorisyenlik değil Pratisyenlik ister.” Şems-i Tebrizi’ye atfedilen sözün tarifiyle ; “Su yüzüne değdiğinde değil, niyet kalbe indiğinde temizlik başlar.” Yani, ibadetler takvaya ermek için bir yol olsa da kirlerden arındırmıyorsa, vicdanları yumuşatmıyorsa, ihlas ve samimiyetten uzaksa hangi ibadet olursa olsun amacına ulaşmamış sayılır.
Mamafih; Din, insan üzerinden okunmaz. Kişilere bakarak İslam eleştirilmez. İslamı yanlış yaşayan müslümanlar yüzünden de islam lekelenmez. İnancını öğrenip yaşayanlar, bir suç işliyorlarsa, inanmayanlar bin işliyor. Parti, vakıf, dernek, fark etmeksizin yangın bütün evleri mahalle ve sokakları sarmış gidiyor. Solda olan sağda da var.
Sağda olan solda da… Demem o ki insan ve inanç adına yan yön çizgi ve ölçü kalmadı. Müslimi gayri müslimden ayıracak ahlâki davranış ve duruşlar zayi. Birilerine görünme tutkusu, toplumda beğenilme arzusu çağın yeni hastalıkları haline geldi.
Dolayısıyla meramım ibadetleri küçümsemek değersizleştirmek değil, bilakis; ibadetlerin insan ahlâkındaki karşılığını hatırlamak, ibadetlerle ahlâk arasındaki bağa vurgu yapmaktır. Nitekim, namaz, oruç ve diğer ibadetler İslam’ın temel unsurlarıdır. Kul’un Allah’a olan borcunu ödemesidir. Bir öğrenci her ne kadar çalışkan ve yetenekli de olsa sınavlara girmeden notunu almadan öğrencilik vasfını kazanamıyorsa Müslüman için de namaz böylesine önemli bir sınavdır. Ancak, namaz kılan insanın namazı, her şeyden evvel o insanı insan kılması lazım.
Elimizi vicdanımıza koymadan alnımızı secdeye koymakla abid, insanların hakkına girerek zahid olunmaz. Oruca tutunmadan oruç tutsak ne olur. Dindarlık salt ibadetler üzerinden değil, ahlak üzerinden okunur. Kur’an’ın anlattığı islam’da da dindarlık ahlâk üzerine okunmuştur. Bu anlamda istikamet kerametten daha yararlı, birazcık marifet pek çok ibadetten daha hayırlıdır.
Sorumlu olduğumuz işin mesleğin gereğini hakkıyla yapmak, bir sözü yerine getirmek, emanete sahip çıkmak, haksızlık karşısında sessiz kalmamak ve kimsenin görmediği yerde de dürüst davranmak, bir partiye, cemaate, derneğe veya topluluğa bağlı olmaktan çok daha kıymetli çok daha değerlidir.
Bunlar, hayatın sıradan ayrıntıları gibi görünse de aslında inanç ve ahlâk kavramı tam da burada görünür. İnsanlığımız büyük nutuklarda değil, gündelik hayatta verdiğimiz küçük ama doğru davranışlarda sınanır. Bir ideolojinin savunucusu olmak insana ahlâki üstünlük kazandırmaz.
Asıl üstünlük, hangi parti dernek ve cemaat mensubu olduğumuzdan bağımsız olarak doğruyu savunabilme, empati yapabilme, daha fazla görünmekten önce daha fazla sorumluluk almak, daha fazla konuşmaktan önce daha fazla yaşamak, başkalarını değiştirmeye çalışmadan önce kendimizi değiştirmek ve başkasının hakkını kendi çıkarından üstün tutabilmektir.
Peygamberimiz buyuruyor ki “Müslüman, insanların elinden ve dilinden emin olduğu kişidir”. Peygamber döneminde Müslüman olmuş hiçbir sahabe peygamberin kıldığı namaza tuttuğu oruca hayran kalarak Müslüman olmamışlar. Bilakis, peygamberin adaletine şefkatine doğruluğuna, dürüstlüğüne güvenirliğine nezaketine insanlığına güzel ahlakına hayran kalarak Müslüman olmuşlardır… Bundan da anlaşılır ki İslamiyet’i anlatmanın en güzel yolu, onu hakkıyla yaşamaktır.
Bir insanın sessizce yapacağı iyilik doğruluk yüksek sesle söylenen binlerce sözden daha çok şey anlatır. Yaşayarak gösterebileceğimiz hakikatler ezberleyerek servis edeceğimiz cümlelerden çok daha hayırlıdır. Bir davranışla örnek olmak, bin öğütten daha tesirlidir. Ahlâk ile tahkim edilmemiş dindarlık haktan hakikatten ziyade kimlik kavgasına götürür. İnsanı hakikate ulaştıracak şey, sözünün çokluğu sesinin yüksekliği değil, vicdanının derinliğidir.
Bu nedenle İslam adına söylenen güzel sözlerin, paylaşılan mesajların ve yapılan nasihatlerin toplumsal iyiliğe dönüşebilmesi için önce hayatın içinde karşılık bulması gerekir. Çünkü yaşanmayan hakikat, ne kadar güzel anlatılırsa anlatılsın, insanın hayatında eksik kalır.
Nihayetinde şunu da bilmeliyiz ki kimse sosyal medyada dini söz paylaşmak ile iyi görünmez. Günlük hayatta nasıl yaşıyorsak öyle görünürüz. Ticari ilişkilerde borcunu unutup Cuma mesajlarını hiç unutmadan paylaşmak sosyal medyada maneviyat güzellemesi yapmak basitliktir, acizliktir.
Paylaştığımız sözlere tenakuz bir hayat yaşıyorsak toplumdaki itibarımızı yitireceğimiz gibi mensubu olduğumuz inanca düşünceye de zarar vermiş oluruz. Çünkü; hakikat, en güzel anlatıldığı yerde değil, en içten yaşandığı yerde görülür.
Dolayısıyla; Toplumun hayırlı mesajlara dinî sloganlara değil, söylediği sözün arkasında duran insanlara; etrafa nasihat dağıtan değil, hâl ile yaşayan insanlara ihtiyacı var. Belki de bugün İslam’a yapabileceğimiz en büyük iyilik, onu yalnızca dilimiz ve paylaşımlarımızla savunmak değil, hayatımızla temsil edebilmektir.
Mevlam, bizlere iyiliği anlatanlardan önce yaşayanlardan; nasihat dağıtanlardan önce kendini hesaba çekenlerden; başkalarına ayna tutmadan önce kendi aynasına bakabilenlerden eylesin. Fotoğrafı çekilmemiş iyilikleri, alkış beklemeyen güzellikleri, alkışlanmadığımız yerlerde de iyiliği sürdürebilmeyi, çıkarımıza aykırı olsa da haktan adaletten ayrılmamayı nasip eylesin…

Yorum yaz
Yorumları göster0 yorum
Yorumu bildir