Siverek ve Kahramanmaraş'taki okul saldırıları ülkenin içine sürüklendiği şiddet sarmalının boyutunu bir kez daha gözler önüne sermiştir.
Şiddetin bu denli artması ve toplumsallaşması, süregelen şiddet ikliminin sonucu olarak kendi yarattığımız çarpıklığın bedeli ve neticesidir.
Senelerdir içimizde bastırdığımız vicdanımızın, alkışlanmış yanlışların, görmezden geldiğimiz haksızlıkların “bana dokunmasın da bin yıl yaşasın” dediğimiz yılanların bıraktığı tahribat ve zehirlemelerin sirayetinde, İnsanlığımızın biyolojik sınırları çatırdayınca bu yükü taşıyamayacağımızın bir refleksi olarak yıllardır zaten mide bulantısı geçiriyorduk, bugün de ahlâki olarak hep birlikte kusmanın vücut bulmuş halini yaşıyoruz…
Öfke ve şiddet eğitim yuvalarımızın kapısına dayanmışsa, sorun kapıda değil çocukları yetiştiren sistemdedir. Kalem tutan ellere kan bulaşmış, projelerin yerine silahlar konuşuyorsa, sınıflarda umutların yeşermesi gerekirken korku filizleniyorsa durum çok vahim ve elimdir.
Yakınmaya hayıflanmaya suçlu aramaya gerek yok. Toplumsal dinamiklerimiz ve gerçekliğimizle yüzleşerek, eğip bükmeden söylemek sormak gerekir; Gençliği bu hale nasıl getirdik?
Görülen tablo bireysel bir travma, psikolojik bir kaza, anlık bir vaka değil sosyolojik olarak toplumun ortak eseridir. Hadise, ergenliğin sapkınlık hali değil, toplumsal bir kırılmadır. Organize kötülük ve karanlıkların dışa vurumudur. Aile, eğitim, medya, politika, hepsi birer etken birer faktör hepsi ayrı birer suçludur.
Kötülükleri yücelten, şiddeti meşrulaştıran, parayı gücü kutsayan, şeytanın bile gıpta ile izleyeceği sosyal projeleri vücuda getiren reyting rekorlu diziler, sosyal medya platformları faillerin tetikteki parmağını güçlendiren özel suç unsurlarıdır.
Şiddeti yayan dil, teşvik eden düzen, parlatan ekran da sorgulanmalı…
Bu minvalde mesele sadece güvenlik rehberlik ve psikolojik bir hadise değil. İyileri ezik, kötüleri karizmatik olarak sergilerse sahneler, kötülük kazanır iyilik daima ezik kalır.
Bir çocuk iyi olmayı iyi davranmayı seçiyorsa da bulunduğu yaşadığı çevrenin mutlak etkisidir. Neticede “Mahsul tohumun tabiatına sadıktır.” Ne ekilirse o biçilir. Biçtiğimizi beğenmiyorsak ektiğimize bakmak gerekir.
Kendimize gelmemiz, kendimizle yüzleşmemiz acil ve elzemdir.
Karakter gelişiminden çok sınav başarısına odaklı eğitim sistemimiz, çocukları gençleri sürekli ders çalışmaya mahkûm ediyor. Fakirlikle açlıkla korkutan akım karşısında çocuklar çocukluktan çıkarıldı birer yarış atına dönüştü. Gençler düşünmek geliştirmek yaşamak yerine yarışmak zorunda bırakıldı. Zorlu sınav maratonunda dörtnala koşturulan çocukların arkasından, şefkat merhamet, empati saygı sevgi sorumluluk gibi insani ve ahlâki değerler hep geride kalıyor. Mevzuat ve Müfredat öğrencinin ruhuna kalbine hitap etmiyor. Gençler iyi insan olmak yerine yüksek maaş getirecek meslekleri kazanmanın peşinde yorulup duruyor. Diploma ve meslekler yüceltirken insanlık küçültülüyor. Gençler adaletle değil rekabetle büyütülüyor.
Anne babalar da çark’a düzene çanak tutuyor. Çizilmiş parkurda çocuk koşturmak için yılların emeği feda ediliyor. Ben yaşamadım çocuğum yaşasın diyor. Bir istense beş alınıyor. Çocuklarını ilk binlere koyma telaşına girerken insani ve vicdani değerleri tartılamıyor. Sivri zekaları bilgiyle donatılırken ruhları inanç ve maneviyattan mahrum bırakılıyor. Hedef puan ve unvan olunca şahsiyetler sönük kalıyor.
Çocukları sınavlara hazırlarken hayat ve hakikat sınavı ıskalanıyor. Başarı grafikleri yükselirken ahlâk ve karakter sınavından başarı sağlanamıyor. İşin en acı tarafı da bütün bu fedakârlıklar çocukların gelmeyecek olan gelecekleri için yapılıyor. Lâkin; gaye topluma karakterli vicdan sahibi insanlar yetiştirmek de değil, sınıfsal olarak kazananlar listesine isim eklemek oluyor. Dersler dershaneler, sınavlar yardımcı kaynaklar derken programların arasında çocuklar çocukluklar kaybolup gidiyor. Cebine para koyup fiziksel ihtiyaçlarını karşıladığını zanneden anne baba, çocukları için en zaruri ihtiyaç olan sevgiyi çoğu kez ihmal ediyor. Hâl böyle olunca gençler sosyal medyanın sahte alkışlarında kimlik ve benlik arıyor. Vitrinde övgü ve sevgi beklerken gerçek hayattan kopuyor. Ruhlarında açılan devasa uçurumları boşlukları kimse göremiyor.
Şiddet vakaları bir anda ortaya çıkmıyor. Her saldırının arkasında mutlak surette görülemeyen emareler var. İçe kapanmalar, sosyal izolasyonlar, başarısızlık duygusu ile oluşan travmalar, aile içi kavgalar, müptelası olunan kötü alışkanlıklar ve daha nicesi…
Aileden sevgi görmemiş, çocukluğunu yaşamamış, şiddeti solumuş, öfkeyle beslenmiş her birey çevresine zarar verme potansiyeline sahip pimi çekilmiş birer bombaya dönüşüyor…
Aile içi ilişkilerde ölçü terazi sınır ve hudutlar dengeli değil. Çocuklar ya çok sevilip şımartılıyor ya da çok sövülüp baskılanıyor.
“Çocuklar özgür olsunlar hayatlarını yaşasınlar” derken huysuz, sınırsız kontrolsüz, kuralsız yetişen başkasının hayatını söndüren vicdansız bireylere dönüşüyor.
“ PAŞAM..! ” diye hitap edilen büyütülen çocuklar, evde okulda parkta her yerde hanedanlığını görmek istiyor. Biçilen rolde sahne alıyor. Yakıyor yıkıyor vurup öldürüyor. Sonra da bu çocuğa ne oldu deniliyor. Şaşılacak bir durum tezatlık içeren bir davranış yok. Tamamen ekilen mahsul biçiliyor…
“Ben merkezci” bir gençlik, “her şey benim etrafımda dönsün” diyen bir nesil, Ata erkil ailelerin yerine çocuk erkil ailelerin olduğu bir toplum doğuyor…
Enkazdan çıkmanın yolu eğitimi diplomanın içinden çıkarmak, insan yetiştirmeye dönmektir. Zihinleri bilgiyle doldurmak değil, ahlâk ve anlam ile kuşatmaktır…
Ülke geneline yayılan korku ve endişe ikliminin bir an önce son bulması, böylesi üzücü hadiselerin bir daha yaşanmaması dileğiyle…
Menfur olaylarda hayatını kaybeden çok değerli öğretmenlerimize, masumiyetin özü sevgili çocuklarımıza Allah’tan rahmet, yaralılara da acil şifalar diliyorum…
