Ağrı’nın Hamur ilçesinde görev yapan genç öğretmen Irmak Ayşe Koparan’ın şüpheli ölümü, yalnızca bir adli vaka değildir. Bu olay, yıllardır eğitim camiasında fısıltıyla konuşulan, koridorlarda bastırılan, korkudan yüksek sesle dile getirilemeyen bir gerçeği yeniden gözler önüne sermiştir. Okullarda sistematik baskı, taciz, mobbing ve yalnızlaştırma.
Sosyal medyada olayın duyulmasının ardından çok sayıda kadın öğretmenin X hesaplarından yaptığı paylaşımlar dikkat çekicidir. Anlatılanlar ürkütücüdür. Hakaret, taciz, psikolojik baskı, aşağılanma, sürgün tehdidi, tutanak korkusu, “idareye boyun eğmezsen seni burada yaşatmayız” anlayışına maruz kalmak.
Özellikle genç ve yeni atanmış öğretmenlerin, kadro ve tayin korkusuyla ses çıkaramadıkları görülmektedir.
Şimdi burada çok net bir soru sormak gerekiyor. Bir öğretmen okulda kendini güvende hissetmiyorsa, çocuklara nasıl güven verecek?
Bazı okul yöneticileri, makamı yönetim değil tahakküm aracı olarak kullanmaktadırlar. Yetkinin verdiği sorumluluğu değil, gücü göstermeyi tercih eden anlayış, öğretmeni eğitim neferi değil, emir eri gibi görmektedir.
Daha vahimi ise, birçok yerde bu baskının sendikal koruma, bürokratik sessizlik ve idari kayıtsızlıkla görünmez bir zırha dönüşmesidir.
Öğretmenler için sendika yasaklanmalıdır. Gerçekten de sendika olayı öğretmenler arasında büyük ayrımcılıkların oluşmasına neden olmaktadır.
Yeni atanmış kadın öğretmenler, meslek hayatlarının en kırılgan döneminde, taciz, barınma sorunu, ekonomik sıkıntılar ve ailelerinden uzakta yaşamanın yüküyle mücadele ederken bir de bazı yerlerde idare baskısıyla karşı karşıya bırakılmaktadırlar. “Ses çıkarma, sabret, kadron gelsin” cümlesi, adeta öğretmenlerin çaresiz bir şekilde kaderine dönüştürülmüştür. Bu kabul edilemez.
Bir öğretmenin mesleğe korkuyla başlaması, yalnızca bireysel bir trajedi değil, eğitim sisteminin çöküş alarmıdır.
Millî Eğitim Bakanlığı artık seyirci kalamaz ve kalmamalıdır. Okullarda mobbing ve taciz iddialarına karşı bağımsız denetim mekanizmaları kurulmalı, psikolojik baskı uygulayan yöneticilere sıfır tolerans gösterilmelidir. Şikâyet eden öğretmeni yalnızlaştıran değil, koruyan bir sistem inşa edilmelidir. Özellikle kadın öğretmenlerin maruz kaldığı baskılar titizlikle incelenmeli, “üstünü ört, büyütme” anlayışı tarihin çöplüğüne gönderilmelidir.
Kimsenin makamı, bir öğretmenin onurunu kırma yetkisi değildir.
Irmak Ayşe Koparan’ın ardından yükselen sesler bize şunu söylüyor. Bu mesele münferit değildir. Eğer bugün bu çığlıklar duyulmazsa, yarın başka acıların ardından yine aynı cümleleri kurmak zorunda kalacağız.
Artık soru şudur. Bakanlık bu sessiz çığlıkları duyacak mı, yoksa bir sonraki trajediyi mi bekleyecek?
