Toplumsal dönüşüm en çok aile ve evlilik kurumunda görünür hale gelir. Görücü usulü bitti serzenişi, aslında sadece bir evlilik yönteminin zayıflamasını değil, değerler sistemindeki aşınmayı, ekonomik baskıyı ve kültürel çelişkileri de ifade eder. Ancak bu tabloyu sadece bireyselleşmeye ya da genç kuşağa indirgemek eksik olur.
Yaklaşık 23 yıldır ülkeyi yöneten ve dindarlık vurgusunu siyasal kimliğinin merkezine koyan Adalet ve Kalkınma Partisi döneminde oluşan medya ve kültür iklimi de bu tartışmanın önemli bir parçasıdır bence.
İktidar yıllardır güçlü aile, manevi değerler, milli kültür vurgusu yapıyor. Ancak aynı dönemde televizyon içeriklerine bakıldığında ciddi bir çelişki göze çarpıyor.
Büyük medya gruplarının önemli kısmı ya doğrudan ya da dolaylı biçimde iktidara yakın sermaye yapılarının kontrolündedir. Buna rağmen prime time dizilerinde ihanet, yasak aşk, entrika, lüks ve güç savaşları neredeyse ana tema haline gelmiş durumda. Tamamı toplumsal ve kültürel değerler ile ters bir yapıda filimler ve programlar yapılıyor.
Aileyi merkeze aldığını iddia eden yayın çizgisine rağmen, birçok dizide evlilik ya çıkar ilişkisi ya da dramatik çatışma zemini olarak sunuluyor.
Sadakat istisna, ihanet olağan, kanaatkârlık zayıflık, lüks ise başarı göstergesi gibi işleniyor. Bu durum genç kuşaklara verilen örtük mesaj ile siyasi söylem arasındaki uçurumu büyütüyor.
Gündüz kuşağı programları ise ayrı bir mesele. Aile içi şiddet, aldatma, gayrimeşru ilişkiler, özel hayatın en mahrem detayları reyting uğruna kamuya açılıyor.
Toplumun en kırılgan hikâyeleri bir tür duygusal gösteriye dönüşüyor. Bu içerikler, ahlaki sorunları çözmek yerine sıradanlaştırıyor.
Dindarlık iddiasındaki bir yönetim, medya üzerinde bu kadar etkiliyken, aile yapısını zedeleyen içeriklere karşı daha net bir kültürel politika geliştirebilirdi.
En azından teşvik mekanizmalarıyla sorumluluk temelli, uzun vadeli ilişki kültürünü güçlendiren yapımlar desteklenebilirdi. Fakat reyting ve ekonomik çıkar çoğu zaman değer söyleminin önüne geçti.
Öte yandan mesele sadece kültürel değil, ekonomik. Yüksek enflasyon, işsizlik, barınma krizi ve düğün maliyetleri gençleri evlilikten uzaklaştırıyor.
Evlilik artık romantik bir idealden çok ağır bir finansal yük olarak görülüyor. Ekonomik belirsizlik arttıkça flört ilişkileri geçici, evlilik ise ertelenen bir seçenek haline gelmiş durumda.
Bu ekonomik tablo da yine uzun süredir ülkeyi yöneten siyasi iradenin politikalarıyla doğrudan bağlantılı. Güçlü aile söylemi ile zayıflayan alım gücü arasındaki çelişki, gençlerin zihninde güven sorununa yol açıyor.
Asıl sorun, özgürlük alanı genişlerken sorumluluk bilincinin aynı ölçüde güçlenmemesi ve kamusal söylem ile kültürel pratik arasındaki tutarsızlıktır.
Siyasal iktidar 23 yıl boyunca değerler üzerinden güçlü bir retorik kurduysa, bunun kültürel sonuçlarından da sorumludur.
Medya düzeni büyük ölçüde kontrol altındayken aileyi zedeleyen içeriklerin yaygınlaşması, ahlaki çözülme sadece bireysel tercihtir demeyi zorlaştırır.
Toplum suçlu arayarak değil, tutarlılık üreterek güçlenir. Güçlü aile söylemi ancak ekonomik istikrar, medya sorumluluğu ve samimi kültürel politikalarla anlam kazanır.
Aksi halde, değerler sadece kürsüde kalır, hayat ise bambaşka bir yönde akmaya devam eder.
