Tarih boyunca insanlık, birilerinin peşine takılma eğiliminden hiç vazgeçmedi.
Kimi zaman bir lider, kimi zaman bir başkan, kimi zaman bir ‘reis’ kimi zaman da dini bir şahsiyet…
İnsanlar bu kişileri sadece takip etmekle kalmadı, onların fikirlerini tartışılmaz doğrular haline getirdi. Hayat felsefelerini, toplumsal düzenlerini, hatta ahlaki ölçülerini bu şahısların sözleri üzerine inşa ettiler.
Bir noktadan sonra bu kişiler insan olmaktan çıkartılıp adeta kutsal bir varlık haline getirilmektedirler.
Söyledikleri sorgulanamaz, yaptıkları eleştirilemez bir konuma yükseltiliyor. O noktadan sonra akıl devreden çıkıp yerini kör sadakat alıyor.
Bu kişiler çoğu zaman ne söylediklerini açıkça ifade ederler. Hedeflerini, ideallerini, niyetlerini saklamazlar. Sözleri nettir, tavırları ortadadır. Buna rağmen takipçileri bu sözleri görmek istemez. Açık olanı görmezden gelir, duyduğunu inkâr eder, yapılanı farklı anlamlara çekmeye çalışır.
Aslında yanlışlığı görür ama gururuna yediremezler.
“Yok aslında onu demek istemedi”,
“Toplum yanlış anladı”,
“Sözleri çarpıtıldı”,
“Derin bir anlamı var”… gibi gibi …
Açık olan gerçekler, söylenenler, yaşantılar ortada iken, bunlar sürekli tefsir edilerek bambaşka bir hale getirilir. Oysa kişi ne söylüyorsa odur, ne yapıyorsa da odur. Açık sözleri inkâr etmek, onları başka anlamlara çekmek sadece gerçeği örtmeye yarar. Bu ise onu korumak değil, aslında ona iftira atmaktır. Çünkü insanın açıkça söylediğini, yaptıklarını inkâr etmek, onu başka bir kimliğe büründürmektir.
Bir başka gerçek daha var. Bu kişilerin toplumda karşılık bulmasının temel nedeni çoğu zaman halkın içinde bulunduğu açlıktır. Bu açlık sadece ekonomik değildir. Dini açlık, milli duyguların tatmin edilme ihtiyacı, adalet özlemi… vb gibi. İnsanlar umut bağlar, ona anlam yükler, hatta kurtarıcı olarak görürler.
Ancak zaman geçer. Bir gün gelir ki o kişinin, halkın sevgisini kazandıran ilkelerden uzaklaştığı, tarihin yanlış yazıldığı, gerçeklerin gizlendiği ortaya çıkmaya başlar. Söylenenler ile yapılanlar arasında uçurum oluşur.
Gerçeği görmek mi, yoksa görmezden gelmek mi?
Eğer toplum bütün bu güncel ve tarihsel çelişkilere rağmen hâlâ bunları anlamaktan aciz ise sorun toplumun kendisine dönüşür. Çünkü gerçeği görmek istemeyen bir kalabalık, eninde sonunda kendi kaderini de kendisi hazırlar.
Bu yüzden eski bir söz hâlâ geçerliliğini koruyor:
“Nasıl iseniz öyle yönetilirsiniz.”
Kur’an’daki şu uyarı da bu gerçeği çarpıcı biçimde ifade eder:
“Başınıza gelen her musibet, kendi ellerinizle yaptıklarınız yüzündendir.”
Toplum aklını ve muhakemesini bir kişiye teslim ettiği gün, sadece özgürlüğünü değil geleceğini de teslim etmiş olur. O noktadan sonra yaşanan felaketlerin sorumluluğunu yalnızca yönetenlerde aramak ise büyük bir yanılgıdır.
Çünkü kör sadakatle beslenen her inancın arkasında, gerçeği görmek istemeyen bir kalabalık vardır.
