Türkiye’de ekonomi yalnızca faiz, kur ve enflasyon üzerinden tartışılmıyor artık. Son yıllarda iş dünyasının gündeminde giderek daha fazla yer kaplayan başka bir mesele var. Devletin şirketlere yönelik müdahale biçimi ve el koyması…
Son olarak beyaz et sektöründeki bazı şirketlere yönelik kayyım tartışmaları, kamuoyunda yeni bir soruyu gündeme taşıdı. Bir ülkede piyasa denetimi ile teşebbüs özgürlüğü arasındaki denge nasıl korunmalıdır?
Elbette devlet piyasayı denetler. Haksız rekabet varsa, tüketiciyi mağdur eden uygulamalar varsa, kartelleşme iddiası bulunuyorsa, vergi mevzuatı, rekabet hukuku, ticaret hukuku ve ceza mevzuatı işletilir. İnceleme yapılır, delil ortaya konur, yargı süreci işler ve gerekiyorsa yaptırım uygulanır. Buna kimsenin itirazı olamaz.
Ancak tartışılması gereken mesele, yöntemin kendisidir. Her yanlış yapanın malına el koymak mıdır?
Bir şirkette yanlışlık ya da suç şüphesi bulunması, doğrudan o ekonomik yapının bütünüyle devlet kontrolüne geçmesini gerektiren olağan bir uygulama hâline dönüşürse, burada yalnızca bir hukuk tartışması değil, aynı zamanda ciddi bir yatırım güveni sorunu da ortaya çıkacaktır.
Çünkü ekonomik hayatın temelinde, güven öngörülebilirlik vardır.
Anayasa’nın güvence altına aldığı teşebbüs hürriyeti, yalnızca şirket kurma özgürlüğü değildir, aynı zamanda yatırımcının mülkiyet hakkına ve ticari geleceğine dair güven duygusudur. Bir iş insanı yatırım yaparken yalnız bugünü değil, on yılları planlar. Fabrika kurar, kredi kullanır, istihdam oluşturur, risk alır.
Şimdi şu soruyu sormak gerekir. Eğer devlet, yanlış yaptığı düşünülen her şirkette ilk refleks olarak yönetimi devralma yoluna giderse, yatırımcı uzun vadeli planı hangi güven duygusuyla yapacaktır?
Bugün Türkiye’de en büyük ekonomik holdingin TMSF’nin olması da ayrıca tartışılmalıdır. Çünkü ekonomik sistemin doğal işleyişinde devletin rolü hakemliktir, oyuncu olmak değildir.
Öte yandan kamuoyunun yeterince bilgilendirilmesi meselesi de önemlidir. Türkiye’nin bilinen ve büyük holdinglerinden örneğin CAN HOLDİNGE yönelik tasarruflarda kamuoyuna yalnızca kısa açıklamalarla yetinilmiştir. Oysa böylesine büyük ekonomik sonuçlar doğurabilecek süreçlerde şeffaflık, hem kamu vicdanı hem de piyasa güveni açısından zorunludur.
Bir başka çelişki ise yatırım politikalarında karşımıza çıkıyor.
Bir taraftan “sermayeni getir, yatırım yap, kayıt dışı varlıklarını sisteme sok, geçmişe dönük sorgulama olmayacak” deniliyor, diğer taraftan yatırımcı nezdinde mülkiyet güvenliği tartışmaları büyüyor. Hukukta ve ekonomide güven, tek yönlü kurulmaz. Devletin yatırımcıdan güven talep ettiği kadar, yatırımcıya da güven vermesi gerekir.
Burada kimsenin hukukun üstünde olması savunulmuyor. Elbette suç varsa yargı gereğini yapmalıdır. Ancak modern hukuk devletlerinde esas olan, cezalandırmanın kişiselliği ve ölçülülüğüdür. Şirketler, binlerce çalışanın emeğiyle ayakta duran ekonomik yapılardır. Bir yönetim tartışmasının, bütün bir ekonomik organizasyonu sarsacak biçimde ele alınması uzun vadede yalnız patronları değil, çalışanı, tedarikçiyi ve piyasayı da etkiler.
Türkiye’nin bugün en fazla ihtiyaç duyduğu şey, güven veren bir yatırım iklimidir.
Çünkü sermaye korkuyu sevmez. Belirsizlikten uzak durur. Yerli yatırımcı tedirgin olursa yabancı yatırımcı daha da mesafeli davranır.
Ekonomiyi büyüten yalnızca teşvikler değildir. En büyük etken hukuk güvenliğidir.
Ve belki de bugün sorulması gereken en kritik soru şudur.
Türkiye, yatırımcının önünü açan bir hukuk devleti ekonomisi mi inşa edecek, yoksa şirketlerin geleceğine dair kaygıların büyüdüğü bir belirsizlik düzeni mi?
