CEZAEVLERİ NEDEN DOLU?
Bir ülkede cezaevleri dolup taşıyorsa, bu durum güvenliğin arttığını değil; adaletin, sosyal politikaların ve ekonomik dengenin çöktüğünü gösterir. Suç, çoğu zaman bireysel bir tercih gibi anlatılır. Oysa suçun yaygınlaştığı toplumlarda asıl mesele birey değil, sistemdir.
Yoksulluk derinleştikçe, işsizlik kalıcı hâle geldikçe ve adalet duygusu zedelendikçe insanlar hayatta kalmak için sınırları zorlamaya başlar. Açlıkla, borçla, umutsuzlukla kuşatılan bireylerden “sabırlı ve itaatkâr” olmaları beklenir. Bu beklenti gerçekçi değildir; çünkü insan onuru, sadece öğütlerle ayakta tutulamaz.
Bugün cezaevlerine bakıldığında, büyük yolsuzlukları yapanlardan çok; küçük borçlar, anlık hatalar, çaresizlik ve güvencesizlik nedeniyle içeride olan insanlar görülür. Adalet güçlüye karşı ağır, zayıfa karşı hızlı işlemiyorsa; cezaevleri sosyal eşitsizliğin aynasına dönüşür.
Suç oranlarını düşürmenin yolu daha fazla cezaevi yapmak değildir. Suçu önleyen şey; istihdam, eğitim, adil gelir dağılımı ve güçlü sosyal destek mekanizmalarıdır. Bunlar olmadan sadece güvenlik dili kurmak, hastalığı tedavi etmek yerine belirtileri bastırmaya benzer.
Cezaevlerinin doluluğu bir başarı hikâyesi değildir. Aksine, sistemin insanları üretimden dışladığının, gençleri umutsuzluğa ittiğinin ve toplumsal bağları zayıflattığının açık göstergesidir. Bir ülkede özgürlük alanları daraldıkça, kapalı alanlar çoğalır.
Asıl soru şudur:
İnsanlar gerçekten daha mı suçlu oldu, yoksa onları suça iten koşullar mı arttı?
Eğer bir toplumda adalet, yalnızca güçlülere nefes aldırıyorsa; yoksullar için cezaevi bir istisna değil, sistemin doğal sonucudur. Bu tabloya bakıp hâlâ “kalkınıyoruz” demek, gerçeği inkâr etmektir.
Cezaevleri doluyken refahtan söz edilemez.
Çünkü gerçek kalkınma, insanı kapatarak değil; yaşatarak olur.
Devam edecek.
