Bugün dünya, 3. Dünya Savaşı'nın soğuk nefesini ensesinde hissederken; İsrail’in Lübnan’da sivil yerleşimleri acımasızca bombaladığı, kadınların onurunun pazarlarda satıldığı ve hukukun yerini "orman kanunlarına" bıraktığı ilkel bir çağa doğru sürükleniyor.
Küresel güçler, özellikle ABD ve İsrail’in başını çektiği o "fitne planları", dünyayı bir felakete taşırken; Türkiye Büyük Millet Meclisi kürsüsünde dökülen bazı gözyaşları, ister istemez bir samimiyet sorgulamasını da beraberinde getiriyor.
İlkel Çağlara Dönüş Endişesi mi?
Eğer o gözyaşları; saçları kesilen Ezidi kadınların, vatanı savunurken katledilen anaların ve modern dünyanın gözleri önünde yok edilen insanlık onuru için dökülüyorsa, bu bir vicdan feryadıdır. Dünya gerçekten de "hot" dendiğinde susan ülkelerin sessizliğiyle, insanlığın en karanlık, en ilkel dönemlerine geri dönme riskiyle karşı karşıyadır. Bu büyük yangın karşısında sarsılmamak, ağlamamak mümkün değildir.
Ancak burada kritik bir ayrım devreye giriyor: O yaşlar, bu küresel yangını söndürememenin verdiği gerçek bir kahır mıdır?
Yoksa Bir "Koltuk Acitasyonu" mu?
Siyaset sahnesinde, birilerinin komutuyla zirveye monte edilenlerin trajedisi burada başlar. Vaktiyle o güçlü koltuklarda otururken, bu "ilkel gidişata" temel teşkil eden politikalara imza atanların, bugün muhalefet sıralarında döktükleri gözyaşları ne kadar inandırıcıdır?
Baştan direnemeyen, iradesini başkasının cebine koyan bir politikacının, koltuğu altından çekildikten sonra sergilediği bu duygusal tablo, toplumun büyük bir kesimi tarafından "kaybedilen gücün acitasyonu" olarak okunuyor.
Kendi topraklarını savunanların yanında durmak yerine, o günkü "komutlara" boyun eğenlerin bugünkü ağlamaları, maalesef samimiyet testinden geçemiyor.
İrade ve Gelecek
Dünya artık bu iki uç arasında gidip gelen siyasetçileri yorgun bir gözle izliyor. Bir yanda küresel bir restleşmeye karşı dik durmaya çalışan bağımsız vicdanlar, diğer yanda ise iktidara yeniden "monte" olabilmek için bir gün gülen, ertesi gün ağlayan siyasi figürler...
Gerçek olan şudur: İnsanlık ilkel çağlara dönerken bizi kurtaracak olan şey, başkalarından lütuf bekleyen emanet koltuk sahiplerinin gözyaşları değil; her şartta kendi iradesiyle haksızlığa "hayır" diyebilenlerin sarsılmaz duruşu olacaktır.
Sonuç olarak; Meclis kürsüsündeki o yaşlar eğer bir günah çıkarmanın değil de, kaybedilen bir makamın yasını tutuyorsa; ne bu ülkeye ne de yangın yerindeki dünyaya bir hayrı dokunmayacaktır.
Çünkü tarih, sadece ağlayanları değil, ağlamaya sebep olan düzeni değiştirmek için bedel ödeyenleri yazar.
