Bugün dünyada, özellikle de Ortadoğu coğrafyasında, kitleleri harekete geçirmenin en etkili yolu hâlâ aynı. İnsanların en saf, en dokunulmaz, en kutsal gördüğü duygulara seslenmek.
Din, ırk, yurtseverlik… Bunlar toplumların mayasıdır.
Uğruna bedel ödenmiş, acı çekilmiş, hatıralarla yoğrulmuş değerlerdir.
Tam da bu yüzden en kolay istismar edilen alanlar da burasıdır.
Bal tatlıdır; insanı kendine çeker. Ancak o balın içine zehir damlatıldığında, ilk anda fark edilmez. Siyasetin ve güç mücadelesinin en eski yöntemi budur. Önce kutsal olana sığınmak, ardından kendi ajandanı o kutsalın içine enjekte etmektir.
Çünkü insanlar saf duygularla hareket eder, hesap kitapla değil, aidiyetle yürürler.
Başlangıçta din, iman, adalet, eşitlik, özgürlük derler. Kutsal değerleri bayrak yaparlar. Ardından zamanla o bayrağın altına kendi dar çıkarlarını, kişisel ikbal hesaplarını, güç hırsını saklarlar.
O noktadan sonra artık savunduğu değerle örtüşmeyen hareketler yavaş yavaş enjekte edilmeye başlanır.
Bugün Ortadoğu’da hangi parti, hangi yapı, hangi örgüt ya da hangi siyasi oluşum gerçekten ilan ettiği temel değerlerle birebir örtüşen politikalar izlemektedir.
Din diyerek yola çıkanların ne kadarı adaleti tesis etti? Milliyetçilik diyerek ortaya çıkanların ne kadarı halkının tamamını kucakladı?
Yurtseverlik sloganı atanların kaçı ülkenin kaynaklarını gerçekten halka adil paylaştırdı?
Sorular çoğaltılabilir. Cevaplar ise genellikle rahatsız edicidir.
Sorun sadece siyasetçilerde değil. Toplumların reflekslerinde de bir donukluk var. Sürekli kriz, sürekli gerilim, sürekli kutuplaşma ortamı, insanları sorgulamaktan uzaklaştırıyor artık. Beyinler adeta uyuşturuluyor. Aidiyet duygusu, eleştirel düşüncenin önüne geçiyor.
Bizden olanın hatası görülmüyor, bizden değil olanın doğrusu kabul edilmiyor.
Daha da tehlikelisi, sorgulayanların tehdit olarak görülmesi oluyor. Oysa sağlıklı toplumlar, eleştiriyi düşmanlık değil, bir arınma imkânı olarak görürler. Sorgulama yoksa gelişim de yoktur.
Kutsal olanı gerçekten korumak istiyorsak, onu siyasal manipülasyonun dışında tutmayı öğrenmek zorundayız. Din, bir grubun iktidar aracına, milliyetçilik, bir dışlama makinesine, yurtseverlik, bir susturma sopasına dönüştüğünde artık o değerler kutsallığını kaybederler.
Belki de en temel mesele şu, Bir hareketi değerlendirirken sloganına değil, pratiğine bakmak. Söylediğine değil, yaptığını görmek gerekir.
Çünkü balın içine karışan zehri anlamanın tek yolu, tadına değil etkisine bakmaktır.
Toplumlar ne zaman ki duygularını teslim etmek yerine akıllarını da işin içine katarsa, o zaman kutsal olan gerçekten korunabilirler. Aksi halde aynı döngü sürer. Kutsal değerler üzerinden yükselenler, o değerlerin içini boşaltarak bir sonraki hayal kırıklığını hazırlarlar.
Ve en büyük bedeli yine halklar öderler.
Onun için yediğiniz balın kimlerce size ikram edildiğine dikkat ediniz.
