Sıkça duyduğumuz bir cümle var. Siyasetçinin de özel hayatı olur.
Peki, gerçekten öyle mi? Yoksa bu cümle, gücü elinde bulunduranların konfor alanını korumak için sığınılan bir perde mi?
Bir siyasetçi herhangi bir vatandaş değildir. Bir dava, bir ideal, bir inanç veya bir ideoloji adına halktan yetki alır. O yetki, sınırsız bir serbestlik belgesi değildir. Tam tersine, ahlaki, toplumsal ve vicdani bir sorumluluğun altına imza atmaktır. Yetkiyle birlikte denetim de gelir. Bu denetimin adı bazen hukuktur, bazen sandıktır ama en önemlisi kamu vicdanıdır.
Şimdi soralım.
Dindarlık, milliyetçilik, ahlak, aile yapısı, ideolojik duruş gibi hassasiyetler üzerinden oy alan bir siyasetçi, bu hassasiyetlerle taban tabana zıt bir hayat yaşıyorsa, bu hâlâ “özel hayat” mıdır?
Yoksa seçmene karşı işlenmiş bir samimiyet suçu mudur?
İstediği zaman lüks içinde yaşamak, kadınlarla gündeme gelmek, uyuşturucu kullanmak, toplumun değerlerini aşağılamak… Bunlar eğer sıradan bir vatandaşın tercihi ise elbette kişiseldir. Ancak bu davranışları sergileyen kişi, milyonların oyuyla güç kazanmış bir siyasetçiyse, mesele artık özel olmaktan çıkar, kamusal bir tartışmaya dönüşür.
Türkiye’de siyasetin ana motivasyonunun hizmet değil de “para ve kadın” olduğu algısı boşuna mı oluştu?
Hangi siyasetçi hangi davasına, hangi ilkesine, hangi sözlerine sonuna kadar sadık kalmıştır?
Seçim meydanlarında milliyetçilik, din, ideoloji, ahlak nutukları atanların, kapalı kapılar ardında bambaşka bir hayat yaşadığına dair onlarca örnek hafızalarımızda değil mi?
Dahası var.
Bu ülkede özel hayat, siyasetin dizaynında defalarca koz olarak kullanıldı ve kullanıyor. Kasetler, ifşalar, örtülü tehditler, şantajlar…
Madem özel hayat siyasette bir silah olarak kullanılıyor, o zaman iş eleştiriye gelince neden birden dokunulmaz oluyor?
Burada açık bir çifte standart vardır.
İşine geldiğinde özel hayat siyasetin merkezine çekilir, işine gelmediğinde “mahremiyet” zırhına bürünülür. Bu ikiyüzlülüktür.
Şunu net söyleyelim:
Bir siyasetçi, bağlı olduğu seçmenin hassasiyetlerini gözetmek zorundadır. Kimse ona siyaset yap diye silah dayamıyor. Eğer bu sorumluluk ağır geliyorsa, çözüm çok basittir. İstifa eder. Sonra istediği hayatı yaşar, kimse de hesap sormaz.
Ama hem o koltuğun gücünü kullanıp hem de bana karışamazsınız demek, ne demokrasiyle, ne ahlakla, ne de dürüstlükle bağdaşır.
Siyaset, ayrıcalık alanı değildir.
Siyaset, toplumun önünde yaşamayı kabul etmektir.
Özel hayat bahanesiyle kamu vicdanını susturmak, bu ülkenin en büyük sorunlarından biridir.
Ve unutulmamalıdır:
Sandık sadece oy verilecek bir yer değil, aynı zamanda ahlaki bir sözleşmedir. Uçkur üzerinden siyasi atmosferin değişikliği yapıldığı unutulmamalıdır.
