“Siyaset, ilkesiz insanların hafızasız insanları yönetmesinin yoludur.”
Voltaire’ye atfedilen güzel bir söz….
Türkiye’de siyasete baktığımızda insanın aklına ister istemez bu söz geliyor. Çünkü siyaset, artık büyük ölçüde fikirlerin, ilkelerin ve topluma hizmet etme iddiasının yarışı olmaktan çıkıp güç, çıkar, makam ve menfaat mücadelesine dönüşmüş durumda.
Dün birbirine en ağır sözleri söyleyenlerin bugün aynı masada buluşabildiği, dün yolsuzlukla suçladıklarının bugün siyasi ortak hâline gelebildiği, dün uğruna mücadele ettiğini söylediği değerleri bugün kolayca bir kenara bırakabilenlerin bulunduğu bir siyaset düzeninde ilkelerden söz etmek ne kadar mümkün?
Bir tarafta rüşvet, ihale ilişkileri, komisyon iddiaları ve kamu gücünün kişisel çıkarlara dönüştürülmesi tartışmaları, diğer tarafta özel hayatın mahremiyetini, ahlaki değerleri ve kamuoyunun güvenini ilgilendiren skandallar… Üstelik bütün bunlar konuşulurken siyaset sahnesinde hiçbir şey olmamış gibi yoluna hala devam edenler var.
Daha da düşündürücü olan, bu tablonun nerde ise tüm partilerde olmadır. Tüm partilerde siyasi duruşunu, savunduğu davayı ve yıllarca anlattığı ilkeleri kişisel çıkarlar uğruna değiştirebilen insanlar çıktığını herkes görüyor. Dün mücadele ettiği siyasi anlayışın bugün yanında yer alabiliyorlar. Makam, para veya siyasi gelecek uğruna saf değiştirdiği düşünülen isimler, siyasette güven duygusunu maalesef zedeliyorlar.
Peki, böyle bir ortamda hangi davadan, hangi ilkeden, hangi siyasi ahlaktan söz edeceğiz?
Bir insanın satın alınabildiği yerde davasından, bir makamın satın alınabildiği yerde ideolojisinden söz etmek sadece güzel bir siyasi söylemden başka bir şey değildir.
Gücü elinde bulunduranların hesap verme sorumluluğuna ilişkin toplumsal algının olumsuz olduğunu söylemek yanlış olmaz. Yargılanma ihtimalinin ciddiyetini hissetmeyen, siyasi gücün kendisini koruyacağı düşüncesine kapılan kişilerde denetimsizlik ve cezasızlık algısı güçlenir. Böyle bir algı, zamanla daha fazlasını isteme, daha fazlasına sahip olma ve kamu gücünü kişisel menfaat alanı olarak görme tehlikesini beraberinde getirmektedir. Son borsada yaşananları buna örnek göstermek mümkündür.
Oysa devlet yönetmek, hesap vermekten muaf olmak değildir. İktidar olmak, hukukun üzerinde olmak hiç değildir. Hukuk, siyasi gücü elinde bulunduranları korumak için değil, herkese eşit uygulanmak için vardır.
Bir başka acı gerçek de toplumun siyasi hafızasıdır. Dün ne söylediğini, bugün ne yaptığını hatırlamayan, dün yolsuzlukla suçladığı kişiyi bugün alkışlayabilen, kendi tarafındaki yanlışları görmezden gelirken karşı tarafın en küçük hatasını büyüten bir seçmen anlayışı, siyasetçinin sorumluluk duygusunu zayıflatır.
Çünkü siyasetçi bilir ki toplum unutuyorsa, dün söylediklerinin bugün hesabını vermek zorunda kalmayacaktır.
İşte asıl tehlike burada başlıyor. Siyasetçinin ilkesizliği kadar, bu ilkesizliği sorgulamayan toplumun sessizliği de önemlidir.
Artık mesele hangi partinin iktidarda olduğu, kimin muhalefette bulunduğu değildir. Mesele, kimin hangi ilkeyi savunduğu ve o ilkeye kendisinin ne kadar sadık kaldığıdır.
Unutulmamalıdır ki bir ülkede siyasetçilerin ahlakını yalnızca seçim meydanlarındaki vaatleri değil, güç ellerine geçtiğinde yaptıkları belirler.
Siyasetçinin hafızası olmayabilir ama toplumun hafızası olmak zorundadır. Çünkü toplum unutursa siyasetçi cesaretlenir, hukuk işlemezse çıkar ilişkileri büyür, ilkeler değersizleşirse geriye yalnızca güç ve menfaat kalır.
Ve sonunda kaybeden ne iktidar ne muhalefet olur. Kaybeden, adalete, siyasete ve devlete olan güvenini yitiren toplum olur.

Yorum yaz
Yorumları göster0 yorum
Yorumu bildir