Ana içeriğe geç

Batman Express, son dakika haberleri, yerel en güncel gelişmeler, siyaset, ekonomi, sağlık, eğitim, gündem, spor, teknoloji ve Türkiye geneli tüm özel haberler...

Mehmet Cevat Kerem
Mehmet Cevat KeremKöşe Yazarı

İÇTEN İÇE ÇÜRÜMEK

Bir insanın içten içe çürümesi, bedeninde değil, ruhunda ve karakterinde başlayan bir yıkımdır.

Bir insanın içten içe çürümesi, bedeninde değil, ruhunda ve karakterinde başlayan bir yıkımdır. Üstelik bu çürüme bir anda gerçekleşmez. Önce vicdan susar, sonra dürüstlük anlamını yitirir, ardından insan kendi çıkarlarını her türlü değerin üzerinde tutmaya başlar. En tehlikelisi ise insanın çürüdüğünün farkına bile varmamasıdır.

Aslında toplumların çöküşü de tam olarak böyle başlar.

Bir toplumda adalet zedelenmişse, samimiyet kaybolmuşsa, vicdanlar susmuşsa ve insanlar haksızlık karşısında sessiz kalmayı tercih ediyorsa orada toplumsal çürüme başlamış demektir. Bu çürüme bulaşıcı bir hastalık gibi yayılır. Önce bireyin karakterini, sonra aileyi, ardından kurumları ve nihayet toplumun tamamını esir alır.

Bugün Türkiye’nin en önemli sorunlarından biri de budur.

Etrafımıza baktığımızda makamı olanın kendisini ayrıcalıklı gördüğü, gücü eline geçirenin bunu kamu yararı için değil kendi menfaati için kullandığı, liyakatin yerini yakınlığın, dürüstlüğün yerini kurnazlığın aldığı bir anlayışla karşılaşıyoruz.

Daha acısı, bu davranışlar artık birçok kesimde yadırganmıyor. Haksız kazanç sağlayanlara imreniliyor, torpille işini halledenler becerikli sayılıyor, çıkarı için dün savunduğu değerleri bugün inkâr edenler pragmatik olarak görülüyor.

Dün başka konuşup bugün başka davrananlar, menfaatleri uğruna dostluklarını, ilkelerini ve inançlarını kolayca değiştirenler çoğalıyor. İnsanlar haklı olanın yanında durmak yerine güçlü olanın yanında durmayı tercih ediyor.

Siyasette, bürokraside, iş dünyasında ve hatta günlük aile içi sosyal ilişkilerimizde aynı hastalığın farklı görüntülerini görmek mümkün. İnsanlar çoğu zaman adaleti kendilerine dokunduğunda hatırlıyor, başkasının hakkı yenildiğinde ise sessiz kalabiliyor. Kendi çıkarına dokunmayan haksızlığı görmezden gelen bir toplumun adalet duygusunu koruması mümkün müdür?

Oysa bir toplumu ayakta tutan şey insanların aynı düşünceye, aynı ideolojiye veya aynı siyasi görüşe sahip olması değildir. Onları bir arada tutan ortak vicdan, güven, adalet ve birbirlerinin hakkına duydukları saygıdır.

Biz bilincinin yerini ben bilinci aldığında, ortak faydanın yerini kişisel çıkarlar doldurduğunda toplumun temelleri sarsılır. Kurumlar da bu zihniyetin etkisiyle varoluş amaçlarından uzaklaşır, tabelaları, binaları ve makamları kalır ama içleri boşalır.

Unutulmamalıdır ki toplumları yalnızca kötü insanlar çökertmez. Kötülüğü gördüğü hâlde susanlar, haksızlığı çıkarına dokunmadığı için görmezden gelenler ve doğruları söylemekten korkanlar da bu çöküşün bir parçası hâline gelir.

Belki de bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şey yeni kanunlar, yeni makamlar veya yeni sloganlar değildir. Önce insanın kendisiyle yüzleşmesidir. İnsan ilk önce, insan olmayı becermelidir.

Çünkü adaletin olmadığı yerde güven, güvenin olmadığı yerde birlik, birliğin olmadığı yerde de güçlü bir toplum olmaz.

Bir toplumun en büyük felaketi ekonomik olarak fakirleşmesi değil, ahlaken yoksullaşmasıdır. Ekonomik kayıplar telafi edilebilir, ancak vicdanını, dürüstlüğünü ve karakterini kaybeden bir toplumun yeniden ayağa kalkması çok daha zordur.

Asıl soru şudur. Biz gerçekten daha iyi bir toplum mu inşa ediyoruz, yoksa herkesin birbirinin çürümesini seyredip kendi çıkarını kurtarmaya çalıştığı bir düzenin içinde mi yaşıyoruz? 

Okur görüşleri
0 yorum
Yorum yaz
Yorumlar yayın ilkelerine göre incelenir.
Yorumları göster0 yorum
Henüz yorum yapılmamış. İlk Yorumu Siz Yapın