Son İran’a yapılan saldırı ile son gelişmeler gösteriyor ki dünya, tarihsel kırılma anlarından birine daha hızla sürüklenmektedir.
ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırıları yalnızca bölgesel bir gerilim değil, küresel güç dengelerini sarsan, yeni bir dönemin kapılarını aralayan bir gelişme olarak okunmalıdır. Artık şu gerçek daha yüksek sesle dillendiriliyor. Hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır.
Tarih bize gösteriyor ki dünya hegemonyası kalıcı değildir. Her yüzyılda güç merkezleri yer değiştirmektedir. Bugün gelinen noktada ABD’nin küresel liderliği ciddi şekilde sorgulanırken, Çin’in yükselişi daha görünür ve daha etkili hale gelmiştir. Ancak bu geçişin sancısız olmayacağı açıktır.
ABD’nin son yıllarda izlediği dış politika, müttefiklik kavramını zedeleyen bir karakter taşımaktadır. Diplomatik nezaketin yerini tehditkâr söylemler almış, stratejik ortaklıklar yerini güvensizliğe bırakmıştır.
Müttefiklerini küçümseyen, zaman zaman onların egemenlik alanlarına dahi göz diken bir yaklaşım, doğal olarak yalnızlaşmayı beraberinde getirmiştir.
Bugün ABD’nin uluslararası arenada eskisi kadar güçlü bir konsensüs oluşturamamasının temel nedeni de budur.
İsrail ile birlikte yürütülen agresif politikalar, özellikle Orta Doğu’da dengeleri altüst ederken, küresel kamuoyunda da ciddi bir tepki doğurmuştur.
İsrail toplumuna yönelik artan öfke ve dışlanma, bu politikanın sosyal yansımalarından yalnızca biridir. Devletlerin attığı adımların bedelini bazen halklar öder, bugün yaşanan tablo da bunun acı bir örneğidir.
Öte yandan ABD’nin askeri gücüne dair oluşturulan “dokunulmazlık” algısı da zedelenmektedir. Körfez ülkelerine verilen güvenlik taahhütlerinin sorgulanması, modern savaş teknolojilerinin beklenenden daha kırılgan olduğunun ortaya çıkması, bu algının çözülmesine neden olmaktadır. Artık hiçbir güç mutlak değildir.
Ekonomik cephede de tablo iç açıcı değildir. ABD ekonomisinde oluşan çatlaklar, toplumsal destek kaybı ile birleşince, içeride de ciddi bir kırılganlık ortaya çıkarmaktadır. Güç yalnızca askeri kapasiteyle değil, ekonomik istikrar ve toplumsal rıza ile sürdürülebilir. Bu unsurlar zayıfladığında hegemonya da sarsılır.
Tam bu noktada Çin devreye girmekte. Ekonomik gücü, nüfusu ve stratejik hamleleriyle küresel sistemde daha fazla söz sahibi olmaya aday bir aktördür. Ancak Çin’in yükselişi, beraberinde ciddi soru işaretleri de getirmekte. Demokratik değerlerin sınırlı olduğu, otoriter yönetim anlayışının hâkim olduğu bir gücün dünya liderliğine soyunması, küresel özgürlükler açısından yeni riskler barındırmaktadır. Özellikle Doğu Türkistan gibi bölgelerde yaşanan insan hakları ihlalleri, bu endişeleri daha da derinleştirmektedir.
Avrupa cephesine baktığımızda ise hazırlıksızlık dikkat çekiyor. Uzun yıllar boyunca güvenliğini ABD’ye emanet eden Avrupa ülkeleri, değişen güç dengeleri karşısında stratejik bir boşluk içinde kalmışlardır. Kendi savunma reflekslerini geliştirmekte geç kalmaları, onları bu yeni dönemde daha kırılgan hale getirebilir.
Tüm bu gelişmelerin merkezinde ise kadim bir gerçek yatıyor. Kibir. Tarih boyunca nice imparatorlukları çökerten bu duygu, bugün de benzer bir süreci tetikliyor olabilir. Gücün sarhoşluğu ile hareket eden liderlik anlayışı, çoğu zaman gerçekliği görmeyi engeller. Oysa güç, sorumlulukla dengelenmediğinde yıkıcı bir unsura dönüşebilir.
“Başınıza gelen her musibet kendi ellerinizle yaptıklarınız yüzündendir” ayeti, belki de bugün yaşananları anlamak için en sade ama en güçlü çerçeveyi sunmakta. ABD halkı, kendi seçtiği yönetimin sonuçlarıyla yüzleşirken, dünya da bu tercihlerin etkilerini derinden hissetmektedir.
Önümüzdeki süreç, yalnızca bir güç değişimi değil, aynı zamanda bir sistem sınavı da olacaktır. ABD’nin gerilemesi ve Çin’in yükselişi, dünyayı daha adil bir düzene mi taşıyacak, yoksa daha baskıcı bir yapıya mı sürükleyecek? Bu sorunun cevabı henüz net değildir.
Ancak kesin olan bir şey var ki, artık Dünya yeni bir döneme giriyor.