Televizyon akşamları artık bir eğlence aracı olmaktan çok, toplumun bilinçaltını biçimlendiren gizli bir mühendislik alanına dönüşmüş durumda. Özellikle son yıllarda ekranlara hâkim olan dizilere baktığımızda, bizim hayatımıza değil, bizim hayatımızdan koparılmış, yapay, abartılı ve gerçekle bağını neredeyse tamamen yitirmiş bir evrene bakıyoruz.
Sözde Anadolu’yu, Doğu’yu, muhafazakâr şehirleri konu alan diziler, gerçekte o coğrafyaların ahlakını, aile yapısını ve gündelik hayatını değil, reyting getirecek her türlü uç sapkınlığı merkeze alıyorlar. Aynı evde iki kardeşle evlilikler, dört-beş çocuklu karmaşık ilişkiler, yasak aşklar, entrika üzerine kurulu hayatlar.
Bunların toplumun geniş kesiminde bir karşılığı var mı? Yok. Ama milyonlarca insanın zihnine her akşam normal gibi işleniyor.
Bir başka gerçek ise dizilerin yarattığı sahte hayat algısı. Neredeyse bütün senaryolar, konaklar, saray gibi evler, holdingler, lüks arabalar, uçsuz bucaksız bahçeler, ihtişamlı sofralar üzerine kurulu. Türkiye’nin yüzde kaçı bu hayatı yaşıyor?
Asgari ücretle ay sonunu getirmeye çalışan milyonların gerçeği bu mu? Hayır. Ama ekranlar sayesinde gençlere ve çocuklara şu mesaj veriliyor.
Normal hayat budur. Gerçek hayat, küçük görülmeye başlanıyor. Onun için gençler hızlı zengin olmak adına her türlü tehlikeye açık hale geliyorlar.
İşin bir de perde arkası var. Sanatçı sıfatı altında pazarlanan birçok kişi, bu yapımlar sayesinde astronomik servetler elde ediyorlar.
Kazandıklarıyla yetinmeyip, bedenlerini bir meta gibi sergileyerek reklam, sosyal medya ve magazin üzerinden daha fazla kazanç kapısı oluşturuyorlar. Yetenekten çok teşhirin, sadelikten çok gösterişin prim yaptığı bir sektör inşa edilmiş durumdadır.
Bu diziler sadece hikâye anlatmıyor, ahlaki sınırları aşındırıyor, aile kavramını sıradanlaştırıyor, ihanetin, yasak ilişkinin ve lüks düşkünlüğünün olağan olduğu bir algı dünyası kuruyorlar.
Toplumun değerleriyle bağdaşmayan bu senaryolar, sanat adı altında meşrulaştırılıyor. Oysa bu, sanattan çok bir tür kültürel aşındırmadır.
En tehlikelisi de bu yapımların muhafazakâr şehirler üzerinden pazarlanmasıdır. O coğrafyalar, sanki ahlaktan tamamen uzak, entrikanın sıradan olduğu yerler gibi gösteriliyor. Bu, sadece bir dizi kurgusu değil, bir kimlik tahrifidir.
Örneğin bir dizide; kadının eşi ve eşinin kardeşinden 4 çocuğu var.
Kadının gelini iki kardeş ile evli, kadının kızı evli ama amca çocuğuna hamile, evin küçük çocuğu nişanlı ama amca kızı ondan hamile gibi, birde bu dizi belki de Türkiye’nin en muhafazakar bölgesinde çekiliyor.
Bize uzak olan şehirler değil. Bize asıl uzak olan, ekranlarda dayatılan bu yapay hayatlar, çarpıtılmış ilişkiler ve satın alınmış sanat anlayışıdır.
Toplum, reyting uğruna yavaş yavaş değil, büyük bir hızla aşındırılıyor. En ufak bir siyasi olayda TV’leri kapatan RTÜK ise, ne yapıyor?