Bir ülke, yalnızca sınırları, ordusu ya da ekonomisiyle ayakta kalmaz. Asıl taşıyıcı kolon, vatandaşın devlete duyduğu aidiyet ve gönül bağıdır. Bu bağ koptuğunda ise kriz gürültüyle değil, sessizlikle gelir.
İnsanlar sokağa çıkmadan, slogan atmadan, sandığa küsmekle, umudu başka yerlerde aramakla ya da bana ne demekle koparlar. Bu, bir ülkenin yaşayabileceği en derin ve en tehlikeli krizlerden biridir.
Peki bir vatandaş neden kendi ülkesine yabancılaşır?
Aidiyet duygusu adaletle beslenir. Hukukun kişiye göre eğilip büküldüğü, liyakatin yerini sadakatin aldığı, emeğin karşılığını bulmadığı toplumlarda vatandaş, devleti kendisinin değil, bir grubun devleti olarak görmeye başlar.
Ekonomik eşitsizlik derinleştikçe, yoksulluk kalıcı hale geldikçe, gençler geleceklerini kendi ülkelerinde kuramayacaklarına inandıkça bu kopuş hızlanır. İnsan, kendisini yok sayan bir yapıya gönülden bağlanamaz.
Bu kopuş çoğu zaman tek bir nedene dayanmaz. Uzun süre biriken sorunlar, bastırılan talepler ve çözümsüzlük hissi bir noktada toplumsal patlamaya dönüşür.
Dünyadaki pek çok örnek bunu gösteriyor. Bazı ülkelerde yıllarca istikrar adına ertelenen özgürlük talepleri, ekonomik çöküşle birleştiğinde halk ayaklanmaları ortaya çıkmıştır. Bu tür dönemlerde dış müdahaleler, medya etkisi ya da uluslararası çıkarlar süreci hızlandırabilir, ancak ateşi yakan genellikle içerideki adaletsizliktir.
Dış faktörler, var olan çatlağa kama gibi girer, ama çatlağı tek başına oluşturmaz.
Aidiyetin kırıldığı toplumlarda devletle vatandaş arasındaki bağ, zorunlu bir ilişkiye dönüşür. Vergi bir yük, askerlik bir angarya, hukuk bir korku unsuru olarak algılanır. İnsanlar devleti korumak yerine ondan korunmaya çalışır. Beyin göçü artar, nitelikli insan gücü ülkeyi terk eder. Kalanlar ise ya suskunlaşır ya da radikalleşir. Ortak gelecek fikri zayıflar, “biz” duygusu yerini keskin kamplaşmalara bırakır.
Bu durumun sonuçları yalnızca siyasal değildir. Ekonomi güvensizlikten zarar görür, yatırım azalır, toplumsal dayanışma çöker. Devlet, vatandaşına güvenmediği için daha fazla denetim ve baskıya yönelir, baskı arttıkça kopuş daha da derinleşir. Kısır bir döngü oluşur.
Oysa güçlü devlet, korkulan değil, güvenilen devlettir.
Vatandaş, kendisini eşit ve değerli hissettiği ölçüde o devlete sahip çıkar. Aidiyet nutuklarla değil, adaletle, şeffaflıkla ve ortak akılla inşa edilir.
Bir ülkenin gerçek bekası, tanklardan ya da duvarlardan önce, vatandaşının “Bu devlet benim” diyebilmesinde yatar.
Aksi halde ülke, ayakta duran ama içten içe çözülen bir binaya benzer. Dışarıdan sağlam görünür, fakat ilk sarsıntıda yıkılacak kadar kırılgandır.
En büyük tehlike de tam olarak budur.