İslam itikadının en temel ilkelerinden biri, müminlerin kardeşliğidir. Kur’an’da açıkça ifade edildiği gibi “Müminler ancak kardeştir” Bu hüküm, sadece bir temenni değil, aynı zamanda siyasi, sosyal ve ahlaki bir sorumluluğun ilanıdır.
Ancak bugün dönüp baktığımızda, bu ilkenin tarih boyunca her nedense hiç bir zaman hayata geçirilemediğini acı bir şekilde görüyoruz.
Peki, ne oldu da aynı kıbleye yönelen, aynı kitaba inanan, aynı peygamberin ümmeti olan insanlar, mezhepler, fırkalar ve sınırlar arasında bölündü?
Tarihi gerçek şu ki, ayrışma yeni değil. Daha Sıffin Savaşı ve Cemel Vakası gibi erken dönem kırılmaları, siyasi ihtilafların dini yorumlara sirayet etmesine zemin hazırladı. Bu olaylardan sonra ortaya çıkan mezhepler, başlangıçta birer içtihat farklılığı iken zamanla kimlik haline geldiler. Ve kimlikler sertleştikçe kardeşlik zayıfladı.
Daha sonra işin içine güç, iktidar ve coğrafya girdi. Özellikle Sykes-Picot Anlaşması ile Müslüman coğrafyası cetvelle bölündü. Bu sınırlar sadece haritaları değil, zihinleri de böldü. Aynı aşiretin, aynı ailenin fertleri farklı devletlerin vatandaşı haline geldiler. Ümmet bilinci yerini ulus-devlet kimliğine bıraktı.
Bugün gelinen noktada tablo daha da çarpıcıdır. Bir tarafta yer altı zenginlikleriyle refah içinde yaşayan ülkeler, diğer tarafta açlıkla mücadele eden Müslüman toplumlar.
Bir yerde israf zirve yaparken, başka bir yerde insanlar temel ihtiyaçlarını dahi karşılayamıyor. Bu sadece ekonomik bir eşitsizlik değil, aynı zamanda ahlaki bir sorgulamadır.
Daha acı olanı ise, Müslümanların çoğu zaman birbirlerine karşı adaletli davranamamasıdır. Aynı ülke içinde bile insanlar birbirine zulmedebiliyorlar. Bu durum, sorunun sadece sınırlar veya dış müdahaleler olmadığını, içsel bir ahlak ve bilinç krizinin de var olduğunu göstermektedir.
Peki, mesele sadece dış güçler mi? Elbette hayır. Dış müdahaleler bu parçalanmayı derinleştirmiş olabilir, ancak asıl zemin içeride hazırdı. Adaletin terk edilmesi, milliyetçi duygular, liyakatin yok sayılması, güç uğruna değerlerin feda edilmesi… İşte ümmet bilincini asıl çökerten bunlardır.
Bugün sıkça sorulan bir soru var. “Müslümanlar arasına çizilen bu sınırları korumak dinen caiz mi?”
İslam hukukunda esas olan fitnenin önlenmesi ve düzenin korunmasıdır. Mevcut sınırların korunması, eğer kaosu ve daha büyük kan dökülmesini engelliyorsa, birçok âlim tarafından zaruret kapsamında değerlendirilir. Yani mesele sınırların varlığı değil, bu sınırlar içinde adaletin olup olmadığıdır. Sınırları korumak tek başına haram olmasa bile sınırları bahane ederek kardeşlik hukukunu çiğnemek büyük bir vebaldir.
Asıl ihlal burada başlar.
Çünkü İslam’da kardeşlik, sadece aynı dine mensup olmak değildir. Kardeşlik; adaletli olmak, zulme karşı durmak, ihtiyaç sahibine el uzatmak ve gerektiğinde fedakârlık yapmaktır. Bugün ihmal edilen de tam olarak budur.
Peki, bu ayrışma ne zamana kadar sürecek?
Bu sorunun cevabı dışarıda değil, içeridedir. Müslüman toplumlar adaleti yeniden merkeze almadıkça, liyakati esas kılmadıkça ve dini bir kimlik değil bir ahlak sistemi olarak yaşamadıkça bu bölünmüşlük devam edecektir.
Ümmet olmak, romantik bir söylem değil, ağır bir sorumluluktur.
Ve belki de en can alıcı gerçek şudur:
Müslümanlar kardeşliği terk ettiği için bölünmedi, bölünmeyi tercih ettiği için kardeşliği terk ettiler.
Bugün yapılması gereken, sınırları tartışmaktan önce vicdanları onarmaktır. Çünkü haritalar değil, kalpler birleşmeden ümmet yeniden kurtulmaz. Soru; Günümüz dünyasında ümmet bilincine sahip hangi halk vardır?