Ortadoğu’nun tarihine bakıldığında, huzurun istisna, kargaşanın ise neredeyse kaide hâline geldiğini görmek zor değil. Bu kadim coğrafya, peygamberlerin iz bıraktığı, medeniyetlerin doğduğu, ilmin ve hikmetin serpildiği bir merkez olmasına rağmen, aynı zamanda bitmek bilmeyen mücadelelerin de sahnesi olmuştur.
İslam tarihi özelinde düşündüğümüzde ise, geniş kitleler tarafından adalet, barış ve refahın zirve yaptığı dönemler denildiğinde akla genellikle iki isim gelir: Hz. Ömer ve Selahattin Eyyubi.
Hz. Ömer dönemi, sadece fetihlerle değil, tesis edilen adalet sistemiyle öne çıkmıştır.
Devletin en üst makamındaki bir yöneticinin, sıradan bir vatandaşla aynı mahkemede hesap verebildiği bir düzen kurulmuştur.
Kudüs’ün fethinde gösterilen hoşgörü, farklı din mensuplarına tanınan haklar ve kamu düzeninin titizlikle korunması, bu dönemi ayrıcalıklı kılan başlıca unsurlar olmuştur.
Aç kalan bir çocuğun sorumluluğunu kendinde gören bir yönetim anlayışı, bugün bile özlemle anılmaktadır.
Aradan geçen yüzyıllar boyunca ise aynı coğrafyada iktidar mücadeleleri, mezhep çatışmaları, dış müdahaleler ve iç çekişmeler eksik olmamıştır.
Emevilerden Abbasîlere, Selçuklulardan sonraki parçalanmış yapılara kadar birçok dönemde güç mücadelesi, çoğu zaman adaletin önüne geçmiştir. İslam dünyası kendi içinde bölündükçe, bu durum dış güçlerin müdahalesine daha açık hâle gelmiştir.
Bu uzun ve çalkantılı süreçte ikinci büyük istisna olarak öne çıkan isim ise Selahattin Eyyubi’dir. Haçlı Seferleri’nin en sert dönemlerinden birinde ortaya çıkan bu lider, sadece askeri başarılarıyla değil, ahlaki duruşuyla da tarihe geçmiştir.
Kudüs’ü geri alırken sergilediği merhamet, intikam yerine adaleti tercih eden yaklaşımı ve farklı inanç gruplarına karşı gösterdiği saygı, onu sıradan bir komutanın ötesine taşımıştır.
Ancak bu iki dönem dışında, Ortadoğu’nun büyük kısmında hiç bir zaman kalıcı bir barış ve düzeninin kurulduğunu söylemek zordur.
Kısa süreli istikrar dönemleri olsa da, bunlar çoğu zaman uzun soluklu olmamış, siyasi ihtiraslar, ekonomik çıkar çatışmaları ve mezhepsel ayrılıklar yeniden sahneye çıkmıştır.
Modern dönemde ise bu tabloya enerji kaynakları, jeopolitik hesaplar ve küresel güç mücadeleleri eklenmiştir.
Bugün gelinen noktada Ortadoğu hâlâ istikrarsızlıkla anılıyorsa, bu durum sadece dış müdahalelerle açıklanamaz. İçeride adalet, liyakat ve ortak değerler etrafında birleşme iradesi gösterilmeden kalıcı bir huzur inşa etmek mümkün görünmemektedir.
Tarih bize şunu açıkça göstermektedir ki Adaletin güçlü olduğu yerde barış, barışın olduğu yerde refah kendiliğinden gelir.
Hz. Ömer ve Selahattin Eyyubi dönemleri bu gerçeğin somut örnekleridir. Sorulması gereken asıl soru ise şudur. Bu örnekler neden istisna olarak kaldı ve nasıl yeniden çoğaltılabilir?
Belki de cevap, geçmişi sadece övmekte değil, o dönemlerin temel ilkelerini bugünün şartlarına uyarlayabilmekte gizlidir. Çünkü coğrafyayı kader olmaktan çıkaracak olan şey, yine insanın kendi tercihleri olacaktır.