Tarihin en acı derslerinden biri… diye başlar Carl Sagan ve The Demon-Haunted World’da insanın en kırılgan tarafını anlatır.
Kandırıldığımızı kabul etmek, çoğu zaman gerçeği öğrenmekten daha zordur.
Çünkü mesele bilgi değildir, mesele insanın kendisidir artık.
İnsan, bir fikre uzun süre maruz kaldığında onu sadece bir düşünce olarak taşımaz. Ona yatırım yapar, onu savunur, onunla kendini tanımlar.
Zamanla o fikir, kimliğin bir parçasına dönüşür. İşte tam da bu yüzden, gerçekle yüzleşmek bir aydınlanma değil, çoğu zaman bir yıkım hissi doğurur.
Çünkü gerçek, yalnızca yanlışı değil, o yanlışın üzerine kurulu benliği de tehdit eder.
Bugün bu psikolojinin en çarpıcı yansımasını siyasette görüyoruz.
Daha düne kadar kesin ifadelerle savunulan politikalar, bugün hiçbir şey olmamış gibi terk edilebiliyor. Dün asla denilenler, bugün zorunluluk diye sunulabiliyor.
Dün sert şekilde eleştirilen aktörlerle bugün aynı masaya oturulabiliyorlar.
Kısacası siyaset, sürekli değişen bir rota çiziyor, ama bu zikzaklar çoğu zaman bir özeleştiriyle değil, yeni bir anlatıyla meşrulaştırılıyor.
Asıl dikkat çekici olan ise bu dönüşümlere verilen toplumsal tepki.
Normalde bir çelişki, sorgulama doğurur.
Ancak günümüzde çoğu insan için bu çelişkiler bir sorun oluşturmuyor.
Çünkü insanlar artık gerçeği aramıyor, tarafını koruyor. Bir liderin ya da bir grubun söylemindeki değişim, taraftar için bir tutarsızlık değil, haklı bir manevra olarak görülüyor artık.
Çünkü kabul etmek zor:
“Yanılmış olabilirim.”
Bu cümle, bireysel olduğu kadar toplumsal olarak da en ağır yüklerden biridir.
İnsanlar yalnızca bir görüşü değil, o görüşle birlikte yıllarını, savunularını, tartışmalarını da geride bırakmak zorunda kalır.
Bu yüzden gerçek, çoğu zaman kapının dışında kalır, içeri ise sadakat girer.
Böyle bir zeminde siyaset, ilkeler üzerinden değil, algılar üzerinden yürür. Söylemler değişir, ittifaklar değişir, öncelikler değişir, ama değişmeyen tek şey, kitlenin bağlılığı olur. Çünkü bağlılık, sorgulamayı değil, sahiplenmeyi besler.
Oysa hakikat, taraftarlık kaldırmaz.
Gerçek, kimden gelirse gelsin aynıdır. Ama biz onu, kimin söylediğine göre kabul eder ya da reddeder hale geldiysek, artık mesele bilgi değil, aidiyettir.
Ve belki de asıl tehlike tam burada başlar: Siyasetin zikzakları değil, o zikzakları görmezden gelen zihinlerdir.
Çünkü bir toplum, çelişkiler karşısında sessiz kalmayı alışkanlık haline getirdiğinde, artık kandırılmak bir istisna değil, bir düzene dönüşür.
Sonunda geriye şu soru kalır: Biz gerçekten gerçeğin peşinde miyiz, yoksa sadece kendi tarafımızın haklı çıkmasını mı istiyoruz?
Verilecek cevap, sadece bugünü değil, yarını da belirleyecektir.