Sabahın o en erken, en masum saatlerinde yoklar beni geçmişimin acı dolu anları. Kaçmam onlardan; aksine kalbime akıtırım o gözyaşlarını. Yangına dökülen bir kova su gibi, içeride kavrulan o mukaddes yeri serinletsin diye beklerim.
Birileri geçenlerde o meşhur soruyu sordu bana: "İnsanın başı neden en üsttedir?" Güldüm önce, "Hazine oradadır, en yukarıda korunsun diye" dedim. Ama aldığım o vakur cevap, bir manifesto gibi oturdu göğsüme: "Baş yukarıdadır; çünkü darbeler, dertler ve tasalar uğramadan geçmez." Gelsin be dostum! Biz bu dünyada acıya da cefaya da eyvallah çekmedik, çekmeyiz.
Gözümüz kuldan gelende değil, Yaradandadır. Kul bilmezse o bilir. Zira insanoğlu daha doğarken, o ilk nefesinde ciğerleri yana yana, ağlayarak adım atar bu yeryüzüne. Ağlamak ne bir ayıptır ne de acizlik; kalbin hala taşlaşmadığının, fıtratın diri kaldığının en büyük delilidir.
Gel gelelim, bu muhteşem yaradılışa inat, omuzlarının üzerindeki saksıyı sadece bir ağırlık gibi taşıyanların dünyasındayız şimdilerde. Rabbim "Kula kul olma, iradeni teslim etme" demişken; benden başkası beni bağlamaz mantığıyla yaşayan, şu koca dünyadaki sekiz milyar insanı görmezden gelen o sağır kalabalıklar...
Ne anladığını bile bilmeden, sadece yukarıdan gelen bir işarete göre çılgınca ellerini patlattıran bir güruh ki, sorma gitsin! Sorsan o alkışın sebebini, mal gibi suratına bakarlar.
İşte o alkışların gölgesinde, memleketi "şirket gibi yöneteceğiz" diyenlerin kurumsal tasfiye bilançosu çıkıyor karşımıza. Bir devlet, bir şirket midir ki kâr-zarar hesabı yapsın? Şirket kâr etmeyeni kapatır ama devlet kendi köylüsünü, üreticisini korumakla mükelleftir.
Et fiyatları artınca yerli üreticiye, ahırdaki köylüye desteği boş verip dışarıdan karkas et veya canlı hayvan ithal etmek, bu topraklarda hayvancılığı taammüden imha etmektir. Birkaç yandaşı zenginleştirirken, yerli besiciyi kendi toprağında mülteci etmektir.
Sınır ötesinden, Suriye'den kullanılmış araç lastiklerini düşük fiyata ithal edip piyasaya sürme mantığına ne demeli peki? Bu hamle, kendi ülkendeki devasa lastik fabrikalarının üretimini baltalamak, yerli emeği işsiz bırakıp işçiyi kapının önüne koymak demek değil midir?
Bir yerleri sözde düzeltirken, diğer tarafı komple imha etmek hangi devlet aklına sığar?
Bir dönemler hububatta kendine yeten ülke olmakla övünürdük. Bugün buğday, arpa, hatta saman fiyatı artınca hemen "ithal edelim" mantığı devreye giriyor.
Zamanında o dönemin bakanı çıkıp, büyük bir pişkinlikle "Paramız var ki ithal ediyoruz" diyerek bu milletin aklıyla alay etmişti.
Bu durumun en muhteşem anlatımı, deveye sorulan o kadim sorunun cevabında gizlidir aslında. Sormuşlar deveye: "Neden boynun eğri?" Demiş ki: "Nerem doğru ki?" Ülkeyi şirket gibi yöneteceğini iddia edenlerin yaptıkları icraatlara bundan daha okkalı, bundan daha dürüst bir cevap olamaz. Tarımı bitir, hayvancılığı çökert, sanayide istihdamı baltala, sonra da adına "büyük yönetim" de.
Bugün bu topraklarda gülmenin bedeli çok ağır dostlar. Sevenin kaprisi, toplumun o gri kıskacı, bitmeyen haksız itirazlar ve dürüst insanı canından bezdiren yasakların baskısı... Kimi, neyi, niçin alkışladığını bilmeyenlerin dünyasında ne yazık ki gül açmaz, açtırmazlar; daha filizlenirken soldururlar.
Ama ne olursa olsun, yalnız kalmak pahasına da olsa, bu ezik yaşamı kabul etmek bize yakışmaz. Biz bu dünyaya bozulmak için gelmedik, o kula kul olanların kodlarıyla doğmadık. İnsanız; duygularımızla, duyularımızla ve mantığımızla haksızlığa karşı isyan etmek bizim fıtratımızdır. Varsın gülü soldurmaya çalışsınlar; inadına dürüst, inadına cesur kalacağız ve o dik başımızı darbelere karşı her zaman yukarıda tutacağız!
Anlayana!