Bugünlerde siyasetin ve bürokrasinin koridorlarında yankılanan o kibirli sesleri duydukça, meşhur bir kıssa gelip oturuyor başucumuza. Hani şu babasının, "Oğlum, sen adam olamazsın" dediği çocuğun hikâyesi... Çocuk azmetmiş, okumuş, vali olmuş.
İlk işi babasını jandarma zoruyla makamına getirterek o meşhur soruyu sormuş: "Bak, vali oldum. Şimdi tanıdın mı beni?" Yaşlı babanın cevabı, bugün "zembille" indiği koltuktan halka parmak sallayanların suratına inen bir tokat gibidir: "Evlat, ben sana vali olamazsın demedim; adam olamazsın dedim. Adam olsaydın, babanı jandarma zoruyla değil, at sırtında hürmetle getirirdin."
Sahi, nedir bu "adamlık" dediğimiz mesele? Bir makama oturunca kendi bedenindeki uzvuna bile "Arkamdan gelme, ben artık başkayım" diyecek kadar gerçeklikten kopmak mıdır?
Yoksa muhabirin sorduğu en haklı soruda, "Bana mı sordun?" diye kükreyerek o kibrin kumkumalığına sığınmak mı?
MIZRAK ÇUVALA SIĞMIYOR
Bugün ülkenin ekonomisi, "uçuyoruz" diye verilen hayal gazlarının içinde boğuluyor. Bilim der ki; bir balonu uçurmak istiyorsanız içini hafif gazla (dürüstlükle) doldurmalısınız.
Eğer balonu "itibar" ve "yalan" gibi ağır gazlarla doldurursanız, o balon yerinden kalkmaz; aksine sepettekileri, yani vatandaşı aşağı itmeye başlar.
TÜİK’in matematiği ile halkın boş tenceresi arasındaki uçurum, artık bir "hesap hatası" değil, aklımızla dalga geçilmesidir. Akaryakıt zammı ışık hızıyla yarışırken, enflasyonu tersten okutmaya çalışmak, bünyeyi ekonomik bir gaz zehirlenmesine sürüklemektir.
DÜŞMANLAŞTIRMA VE 600 MİLYONLUK SESSİZLİK
Kötü giden her şeye bir "dış güç", her itiraza bir "iç mihrak" bahanesi bulmak, iktidarın en kullanışlı can simidi haline geldi. Barışın ve huzurun bir türlü tesis edilememesinin sebebi belki de budur; çünkü mazeretler biterse, liyakatsizlik çırılçıplak kalacaktır.
Daha da acısı, bu düşmanlaştıran dilin masum çocuklara kadar uzanmasıdır. Cezaevindeki çocukları "terörist çocuğu" diye yaftalayıp ötekileştirenlerin, kendi yönetimlerindeki kurumlarda buharlaşan 600 milyon liranın hesabını vermemesi, vicdan duvarının enkazıdır. Milyonlarca tahsilli genç işsizlikten kıvranırken, yukarıdan inme atamalarla koltuk dolduranlara sorulan "Hiç utanmıyor musunuz?" sorusuna, büyük bir kibirle "Utanmıyoruz" cevabı veriliyorsa; orada ar perdesi yırtılmış, adamlık makamı terk edilmiştir.
HANİ BUNUN İLK SAHİBİ?
Yunus Emre’nin dediği gibi; "Mal sahibi, mülk sahibi, hani bunun ilk sahibi?" Bugün o koltukları kendi mülkü sanan vekiller, asil olanın millet olduğunu unutmuş görünüyor. Unutulmasın ki; mızrak artık çuvala sığmıyor. Baltayı vurduğunuz o taş, aslında kendi vicdanınızdır.
Adamlık; vali olduğunda babanı at sırtında getirebilmek, vekil olduğunda halkın sofrasındaki yangını görebilmektir. Geriye ne valilik kalır ne vekillik; sadece bir babanın o mahzun bakışı ve tarihin o silinmez hükmü kalır:
"Makam sahibi olmuşsun ama..."