Asır öncesinden yükselen o öfke dolu feryat, Tevfik Fikret’in o ölümsüz dizesi bugün adeta kör gözlerin içine sokulurcasına yeniden sahneleniyor: "Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin; doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!" Ne acıdır ki bu topraklarda zaman değişiyor, rejimler değişiyor, isimler değişiyor ama o obur, o doymak bilmeyen haramzadelerin kurduğu "yağma sofrası" zerre kadar değişmiyor.
Dün imtiyazlı damatların, lüks makam araçlarının gölgesinde dönen o kirli çarklar, bugün adaletin tamamen tasfiye edildiği bir hukuksuzluk vadisinde yepyeni boyutlar kazanıyor. Eğer bu ülkede sırtın kavi, arkası sağlamsa her şey mübah kılınıyor; garibansa, dürüstse vuruluyor abalıya! Bu kurumsal çürümenin ve haysiyet gaspının en taze, en trajikomik panoraması ise son günlerde uluslararası arenada sergilediğimiz o zikzaklı "perhiz ve lahana turşusu" siyasetinde gizlidir.
MEHTERAN MARŞIYLA BULUTLARA ÜFLEYENLER
Avrupa Parlamentosu’nun Türkiye’deki hukuk ihlallerine ve yargı süreçlerine yönelik yaptırım kararları karşısında, Adalet Bakanı Akın Gürlek çıkıp "Hiç kimse Türkiye Cumhuriyeti yargısını baskı veya vesayet altına alabileceği zehabına kapılmasın" diye kürsüleri yumrukluyor. Hemen ardından parti sözcüleri "Bir bakanımızı yedirmeyiz" koruma kalkanıyla hamaset bulutları üflüyor. İç kamuoyundaki o yerli ve milli hisleri kabartmak, "Batı'ya karşı dik duran kahramanlar" imajı çizmek için içeride aslan kesiliyorlar.
Hatırlarsınız; bir zamanlar Avrupa Birliği ile ipler gerildiğinde o kürsülerden ne denmişti? "Onların Kopenhag, onların Maastricht kriterleri varsa bizim de Ankara kriterlerimiz var, yolumuza bakarız!"
Peki, nerede şimdi o Ankara Kriterleri? Nerede o dağları deviren dikleniş? İçeride mehteran marşı okur gibi bulutlara üfleyenlerin, madalyonun diğer yüzünde, kapı arkasında sergiledikleri o acziyet insanı hayretler içinde bırakıyor. Bir grup milletvekilinin el altından Avrupa Parlamentosu kapılarına dayanıp, "Aman bizim bakanın dosyasını kaldırın, yaptırımları iptal edin" diye ricacı olduğunu görmek, takınılan o sahte maskeleri tek bir hamlede düşürüyor. İçeride efelenenler, dışarıda sınır ötesindeki varlıklarının ve koltuklarının derdine düşüp el pençe divan duruyorlar. İşte bu, tam anlamıyla içeriye hamasi nutuk, dışarıya ricacı tutumdur!
AVRUPA’NIN HUKUK TOKADI VE SERMAYE YAĞMASI
Bizimkilerin bu iki yüzlü ricalarına karşı Avrupa Parlamentosu’nun verdiği cevap ise diplomatik bir tokattır: "Bu kural ve kanun ihlallerini sonlandırın, biz de bu kararı otomatik olarak kaldırırız." Batı burada net bir şey söylüyor: "Biz sizinle şahsi bir kavga etmiyoruz; siz evrensel hukuku ayaklar altına aldığınız için bu yaptırımlarla karşı karşıyasınız. Çözüm ricalarda değil, adliye saraylarınızdadır."
Fakat içeride hukukun önemsizleştiği, adli başarı endekslerinin yerle bir olduğu bu emir-komuta zincirinde, adalet aramak zaten abesle iştigaldir. Hatırlayın, tam da bu "Şak derler, tak diye yaparım" düzeninin hakimleri, bugün adliyelerden sonra gözünü piyasadaki canlı üretime, istihdam sağlayan gıda devlerine ve tavuk firmalarına dikmiş durumda. Yargı eliyle büyük gıda üreticilerine kayyum atanması, el konulması süreçleri, o doymak bilmeyen haramzadelerin Han-ı Yağma sofrasını besleme gayretinden başka bir şey değildir. Satacak fabrika, tüketecek kamu kaynağı kalmayınca, yerli sermayeyi baskılayarak mülkiyeti imtiyazlı çevrelere peşkeş çekiyorlar.
SONUÇ: DENİZ BİTTİ, KİMİ NEYLE KORKUTACAKSINIZ?
Aziz Nesin’in o dervişane merhametiyle "Çocuklara hiç gözyaşı, hiç açlık, hiç ölüm kalmasın" diye feryat ettiği o kutsal diğerkâmlıktan; çocuklara, kadınlara yapılan zulme "bir kereden bir şey olmaz" diye göz yuman, ülkenin üretimini şantaj-emir dengesiyle kemiren ve dışarıda ricacı sıfatıyla kapı aşındıran bu yozlaşmış düzene ulaştık.
Hem içerideki haramzadelerin hem de dışarıdaki sömürgecilerin gözden kaçırdığı bir hakikat var: Bu ülke her şeyiyle dip yaptı. O doymak bilmeyen oburluğunuz yüzünden artık o sofrada yiyecek hiçbir şey kalmadı! Deniz bitti, sömürülecek bir şey kalmadı; şimdi kimi, neyle korkutacaksınız? Kafanızı gömdüğünüz o lüks dünyalarınızda unutmayın; kefenin cebi yok ve bu ülkenin dürüst insanları, kimin elinin kimin cebinde olduğunu tarihin o silinmez hafızasına kazımaya devam edecek.