Beka Retoriği, Sınıfsal Uçurumlar ve Diplomalı Kölelik Üzerine Bir Deşifre
Dünya, diplomatik nezaketin ve kurala dayalı düzenin tamamen rafa kalktığı, pimi çekilmiş el bombalarıyla oynanan vahşi bir jeopolitik kumar masasına dönüştü. Küresel ölçekte güç dengeleri sarsılırken, Ankara’nın hem içeride hem dışarıda attığı adımlar pragmatizmin sınırlarını zorlayan bir varoluş mücadelesinin perdesini aralıyor. Bir yandan Washington koridorlarından Körfez çöllerine uzanan askeri pazarlıklar, diğer yandan içeride açlık sınırı ile lüks yaşam arasına gerilen o kapkara sınıfsal uçurum, ülkenin kaderini yeniden çiziyor.
1. Jeopolitik Kumar Ve S-400 Düğümü
Aylardır kapalı kapılar ardında pişirilen ve Hürriyet sayfalarında fısıldanan kulis bilgileri, nihayet somut bir gerçeğe evrildi: S-400 hava savunma sistemleri Körfez ülkelerine (Birleşik Arap Emirlikleri veya Katar) ihraç ediliyor. Trump yönetiminin "CAATSA yaptırımlarını kaldırma" vaadi ve F-35/motor projelerine yeşil ışık yakma sinyali, bu hamleyi iktidar nezdinde kaçınılmaz kıldı.
Ancak bu hamle, sadece ticari bir takas değildir. Uluslararası savunma sanayisinin en katı kurallarından biri olan "Son Kullanıcı Sertifikası" (End-User Certificate) gereği, Rusya’nın rızası olmadan atılan bu adım, Karadeniz’de ve Suriye’de Moskova ile kurulmuş hassas dengeleri yerle bir etme potansiyeline sahiptir. ABD’ye doğrudan kafa tutamayan iktidar, bu satışla Türkiye’yi hem Ukrayna savaşının dolaylı bir cephesi haline getiriyor hem de Trump’ın İran’ı çevreleme planlarında iki ateş arasında kalma riskiyle karşı karşıya bırakıyor.
2. OKYANUS ÖTESİNDEKİ FIRTINA: TRUMP VE "TOPAL ÖRDEK" KORKUSU
Tam da bu pazarlıkların ortasında, ABD’de Trump’ın en yakınındaki senatörlerden birinin şüpheli ölümü, Washington’da doğrudan bir suikast olarak algılanıyor. Bu suikastın arkasında Rusya ve İran istihbaratlarının adının geçmesi, küresel satranç tahtasındaki gerilimi zirveye taşıdı. Olayın arkasındaki asıl hedef ise çok net: ABD Kongre seçimleri öncesinde Trump’ı parlamentoda azınlığa düşürmek. Trump eğer bu seçimlerde parlamentoyu kaybederse, Amerikan siyasi literatüründeki o meşhur "Topal Ördek" (Lame Duck) konumuna düşecektir. Ne bütçe geçirebilecek ne de istediği radikal kararları Kongre onayından sunabilecektir. Küresel güçlerin bu suikast hamlesiyle ABD’yi içeriden kilitlemeye çalışması, Trump’ın dış politikadaki en büyük müttefiklerinden olan Ankara’yı da doğrudan vuracaktır. Çünkü zayıf ve kilitlenmiş bir Washington, içerideki iktidarın tüm jeopolitik hesaplarını altüst edebilir.
Arşiv Notu: Dış politikada riskleri büyüterek içeride güvenlikçi politikaları tahkim etmek, her zaman kullanışlı bir siyasi enstrümandır. Ancak ekonomik çöküş bir kez "Arjantinleşme" aşamasına geçtiğinde, hiçbir yapay beka söylemi tabandaki o derin öfkeyi bastırmaya yetmez.
3. EVDEKİ YANGIN VE "VEKİL-ASIL" UÇURUMU
Jeopolitik kumarın arkasındaki en büyük itici güç, aslında içerideki iktisadi çöküştür. Türkiye bugün kronikleşen yüksek enflasyon, eriyen alım gücü ve derinleşen devalüasyon sarmalıyla tam manasıyla bir "Arjantinleşme" sürecinin içinden geçmektedir. İktidar, bu enkazı temizlemek yerine Körfez’den gelecek sıcak parayı bir makyaj malzemesi olarak kullanmaya çalışırken; halk ile devleti yönetenler arasındaki bağ kopmuştur. Bu kopuşun en trajik manzarası, parlamenterlerin sorumluluk bilincinde saklıdır. Almanya’da bir parti başkanı bütün partilere kriz gerekçesiyle zam almamayı teklif ettiğinde meclis ortak kararla bunu onaylarken; ülkemizde bir iktidar vekili "emekliye yapılacak zammın ülkeyi bu dar durumdan kurtarmayacağını" savunabiliyor. Kendi maaşlarına tek bir gecede kepçeyle zam yapanların, asgari ücretliyi, emekliyi ve atanamayan öğretmenleri uzaydan izler gibi izlemesi, siyaset kurumunun ahlaki pusulasını yitirdiğinin en net tescilidir.
4. PLANSIZLIĞIN FATURASI: DİPLOMALI KÖLELİK
Eğitim sistemi, istihdam yaratmak için değil; genç işsizliğini 5 yıl boyunca üniversite çatısı altında park edip halının altına süpürmek amacıyla bir ticari sektör haline getirilmiştir. Bugün okul yüzü göremeyen 1 milyon öğrenci varken, diğer tarafta sınıflarına kavuşmayı bekleyen 1 milyon atanamayan öğretmen bulunmaktadır. İktidarın bu feryada karşı verdiği "Biz herkese iş bulamayız" yanıtı, anayasal bir sosyal devletin kendi görevini inkâr etmesidir. Merdiven altı üniversitelerden mezun edilen gençlerin önüne "5 yıl deneyim" ve "3 yabancı dil" gibi ipe un seren engeller koyan sistem, onları bilerek ve isteyerek "üç harfli marketlerin" reyonlarında asgari ücrete kölelik yapmaya mahkûm etmektedir. Ailelerin ceplerinden çıkan son kuruşlarla bütçeye aktarılan paralar, geleceği çalınan bir neslin dramı üzerine inşa edilmiştir.
5. SON SÖZ: "HİZMETKÂR" MASKESİ VE GERÇEK BEKA
Yıllar önce sahneye çıkarken söylenen "Biz bu millete efendi olmaya değil, hizmetkâr olmaya geldik" şiarı, bugün rızanın imalatı için kullanılan bir illüzyondan ibarettir. Gerçek bir demokratik düzende yöneticiler kutsal hizmetkârlar değil; halkın vergileriyle çalışan ve halka hesap vermekle yükümlü memurlardır. Vatandaşın hak ettiği insanca yaşamı bir "lütuf" gibi sunan bu paternalist yaklaşım, toplumun uyuşturulmasından başka bir amaca hizmet etmemektedir. Yıllardır tutulmayan sözlere rağmen avuçları kanarcasına iktidarı alkışlayanların bu tezat durumu, mantığın değil; korku, kimlik ve bağımlılık sarmalının bir sonucudur. Ancak bilinmelidir ki, bu sürdürülebilir bir denge değildir. Tarih bizlere göstermiştir ki, üreteni, emekçiyi, öğretmeni ve genci yok sayan hiçbir sistem sonsuza kadar ayakta kalamaz. Bu topraklarda asıl beka mücadelesi, iktidarın koltuğunda değil; halkın mutfağındaki tencerede ve gençlerin kararan geleceğinde verilmektedir.