?>

POZİSİYON KORUMA REFLEKSİDİR: ŞATAFATIN VE PERDE ARKASININ HAZİN ANATOMİSİ

RAMAZAN PİLATİN

22 saat önce

Uluslararası siyaset sahnesi, kitleleri afyonlamak için tasarlanmış devasa bir tiyatro salonudur. Işıklar parlak, saraylar ihtişamlı, uçaklar devasa, atılan nutuklar ise hep "dünya liderliği" üzerinedir.

Ancak kameraların açısı biraz genişlediğinde ya da bir anlığına reji uyuduğunda, o parıltılı dekorun arkasındaki çıplak ve acı gerçekler birer birer dökülür. Çünkü diplomasi, sahnede sıkılan yumrukların değil, perde arkasında fısıldanan sırların ve güç odaklarının dayattığı rasyonel hesapların toplamıdır.

Son Ankara NATO Zirvesi ve etrafında dönen kulisler, tam da bu tiyatronun turnusol kağıdı oldu.

SAHNEDE REST, PERDE ARKASINDA REÇETE

Önce İsrail medyasının, Manşet 14 ekranlarından ortaya attığı o "doktor" iddiasına bakalım. Yıllarca iç siyaset meydanlarında İsrail’e karşı en sert perdeden restler çekilirken; Tel Aviv’deki ünlü Ichilov Hastanesi’nin eski sözcüsü çıkıp ne diyor? "Erdoğan’ın yıllar önceki o kritik hastalığında, MOSSAD’ın ricası ve Netanyahu’nun doğrudan onayıyla en iyi onkoloji uzmanımızı gizlice Türkiye’ye gönderdik, hayatını kurtardık."

Ankara bu iddiaları anında reddediyor, "sağlık durumu sapasağlam" diyor. Tabii ki diyecek. Aksini söylemek, dışarıda esip gürlerken içeride arka kapı diplomasisine mahkum olduğunu itiraf etmektir. Ama devletler arası ilişkilerin yazılmamış kuralıdır bu: Sahnedeki kavga ne kadar büyükse, arkadaki istihbarat ve sağlık kanalları o kadar açıktır. Tıpkı zamanında kamuoyunun hiç beğenmediği, diktatör devirmiş Romanya’nın bugün yolsuzlukla savaşarak parasını bizim beş katımız değerli kılması gibi; rasyonel akıl algıyla değil, gerçekle yönetilir.

"HAVUÇ VE SOPA" ARASINDA BİR RAHİP HİKAYESİ

Gelelim Trump’ın o meşhur "güzellemelerine." Kameralar önünde Cumhurbaşkanı Erdoğan için "Çok iyi bir lider, beni herkesten çok dinliyor" diye iltifatlar yağdıran o pragmatik Amerikan aklı, hemen iki dakika sonra gazetecilerin önünde konuyu Rahip Brunson krizine getiriyor. Neden? Çünkü o meşhur "ver papazı, al papazı" restleşmesinin ardından, Amerikan tweetleriyle sarsılan bir ekonomi ve 35 yıl hapsi istenirken aynı gün özel jetle Washington’a uçurulan bir rahip gerçeği var orada.

Trump’ın yaptığı şey bir övgü değil; kibirli bir güç gösterisidir. "Sana iltifat ediyorum ama o gün bir telefonla istediğimi nasıl aldığımı da dünyaya hatırlatıyorum" sopasıdır bu. Hukukun bağımsızlığı söyleminin, uluslararası ekonomik şantajlar karşısında nasıl esnediğinin canlı şahididir. Tıpkı bizim 1.5 kilometrelik Çanakkale Köprüsü’nden geçmek için vatandaşın sırtına 1500 TL yük bindirirken, Çin’in 10 kat daha uzun köprüleri halkına çerez parasına sunması gibi; biz içeride birbirimize "Usta" unvanı vermek için harcadığımız 5 liralık sabunla, dükkanın iflasını gizlemeye çalışıyoruz.

KORİDORLARDAKİ YORGUNLUK VE KOL GERME REFLEKSİ

Peki, bunca ağır ekonomik fatura, bitmeyen diplomatik kumpaslar ve zamana karşı yarışan bir devlet idaresi insan bedeninde nasıl bir iz bırakır?

Zirve koridorlarında iki çarpıcı enstantane düştü önümüze. İlki, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sohbetin bittiğini sanarak arkasını döndüğü anda, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın ani bir refleksle onun kolunu tutup tekrar Trump’a çevirmesiydi. Trump gibi açık arayan bir figürün karşısında diplomatik bir zafiyet ya da "arkasını döndü kaçtı" manşeti verilmesin diye tetikte bekleyen bir devlet aklının refleksiydi bu.

Hemen ardından gelen diğer belirti ise daha da insanidir: Cumhurbaşkanı’nın yürürken Trump’ın koluna gererek, ondan destek alarak adım atması... Dev sarayların ihtişamından, yabancı başbakanların o binalara bakıp "hayret etmesinden" başarı öyküsü devşirmeye çalışan koca bir medya düzeni, o podyumdaki yorgun adımları ve tutunma ihtiyacını görmezden geliyor. Günlerce süren uçuşlar, kapalı kapılar ardındaki stresli pazarlıklar ve yılların getirdiği o biyolojik yük, en nihayetinde o kol germe hareketinde cisimleşiyor.

USTA DESİNLER DE...

Sonuç olarak iki gözüm; tıpkı o meşhur fıkradaki gibi... Köpek kısırlaştırmaktan 5 kuruş kazanıp, temizlenmek için 5 liralık sabun harcayan; karısı evdeki hesapsızlığı yüzüne vurduğunda ise "Bana usta, sana da ustanın hanımı desinler yetmez mi?" diye avunan bir zihniyetin tam göbeğindeyiz.

Trump, o füze savunma sistemi eksik lüks Katar uçağını suikast korkusuyla Ankara’da bırakıp, eski emektar Air Force One uçağıyla İngiltere üzerinden ülkesine alelacele kaçarken kendi canının ve rasyonel gücünün derdindeydi. Biz ise sahnede "dünya bizi kıskanıyor" cakası satarken, perde arkasında koluna girilen yabancı liderlerin iki dudağı arasından çıkacak kararlara bütçe ayarlamaya çalışıyoruz.

Varsın içeride tencere kaynamasın, varsın vatandaş milli gelirden payını alamasın... Yeter ki manşetlerde bize "Usta" desinler, öyle değil mi?

YAZARIN DİĞER YAZILARI