Sarayların Şatafatı, Uçan Filolar ve Milletin Sırtındaki İtibar Kamburu
Politika; sarsılmaz ilkeler, şeffaflık ve halka hizmet bilinciyle yapılan bir görevdir. Ancak ne yazık ki bizim topraklarımızda idareciler, devlet yönetimini bir hizmet aracı değil, ihtişam ve lüksün sınırsızca yaşandığı bir imtiyaz alanı olarak görmeyi sürdürüyorlar. Gelişmiş, akılcı ve bilge halkların egemen olduğu ülkeler geçmişteki büyük yanlışlarından ders çıkarıp lüksü sarayların elinden alırken; bizde sistem, geçmişin o çöküş getiren şatafatını bir "itibar" ambalajıyla yeniden hortlatmış durumdadır. Kısacası; el gider Mersin'e, bizler gideriz tersine!
1. KENDİ YEMEDİĞİ YEMEĞİN HESABINI ÖDEYEN "MEHMET"
Gün geçmiyor ki bu ülkede yolsuzluk, usulsüzlük ve lüks harcamaların faturası halkın önüne koyulmasın. Uluslararası Ticaret Odası (ICC) Tahkim Merkezi’nin Türkiye’ye kestiği tam 1 milyar 471 milyon dolarlık cezayı hatırlayalım. Zamanında PowerTrans adlı, iktidar elitlerine uzanan organik bağları olan imtiyazlı bir şirket kuruldu. Irak Merkezi Hükümeti’nin onayını almadan Ceyhan’dan piyasa fiyatının varil başına 5 dolar altına korsan petrol ticareti yapıldı. Bu ucuz petrolün en büyük alıcıları ise iç siyasette sabah akşam meydan okunan İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi oldu.
Bugün o milyarlık kârları cebe indiren şirket piyasada yok. İktidarın Paris mahkemelerindeki tüm itirazları reddedildi ve o devasa ceza kesinleşti. Şimdi sorulması gereken soru şudur: Hiç ortak olmadığımız, ne yediğimizi asla net olarak öğrenemediğimiz bu yemeğin hesabını kim ödeyecek? Elbette vatandaş. Elbette markette koli taşıyan üniversite mezunu genç, elbette açlık sınırının altında yaşam mücadelesi veren emekli Mehmet...
2. TESİSAT NUMARASINDAN HESAP NUMARASINA: "DESPAJ" SİSTEMİ
Ekonomik enkazı yönetemeyen iktidar, bütçe açığını kapatmak için halkın cebine doğrudan hortum bağlamanın adını "itibardan tasarruf olmaz" mantığıyla meşrulaştırıyor. Son dönemde vatandaşa ait elektrik ve doğalgaz üzerindeki devlet indirimleri tamamen sonlandırıldı. Bu andan itibaren evlerimizdeki her bir tesisat numarası, devletin doğrudan elini uzattığı birer hesap numarasına dönüştü.
Emeklinin, asgari ücretlinin ve memurun aldığı o üç kuruşluk zamlar, cepleri bile ısıtamadan paranın soğumasına fırsat verilmeden vergi ve fatura oyunlarıyla Merkez Bankası'na geri aktarılıyor. İktidar, vatandaşın açlığını, feryadını ve geçim yükünü adeta bir tiyatro izler gibi seyrederken; köseleye dönüşmüş yüz derisiyle bu gerçeği halktan gizleyebileceğini sanıyor. Peki, tokat gibi toplanan bu paralar kalkınma için mi kullanılıyor? Nerede? Toplanan her bir kuruş, döviz ödemeli köprü ve yol ihaleleriyle palazlandırılan, vergileri tek gecede sıfırlanan o beşli müteahhit çetesine gidiyor.
3. "HAYRANLIK" MANŞETLERİ VE 10'UN ÜZERİNDEKİ SARAY ORDUSU
Yandaş medya mensupları, ülkede kişi başına düşen milli geliri, halkın refahını değil; sarayların büyüklüğünü kalkınmanın işareti olarak gösteriyor. Geçtiğimiz dönemde Avrupa’nın küçük ama dijitalleşmede dünya lideri olan ülkesi Estonya’nın Başbakanı Kaja Kallas Ankara’daki devasa beton kütlesini görünce şaşkınlığını gizleyememiş, "Burada kim oturuyor?" hayretiyle bakakalmıştı. Bizim yandaş medya ise bu şaşkınlığı, bu israf eleştirisini "Estonya Başbakanı külliyeyi hayranlıkla izledi" manşetiyle sunarak kime ve neye hizmet ettiğini bir kez daha kanıtladı.
Bugün Türkiye’de Cumhurbaşkanlığına tahsis edilmiş, harcamaları "ticari sır" gibi gizlenen irili ufaklı 10’un üzerinde aktif saray, köşk ve kasır (Beştepe, Marmaris Okluk Koyu Yazlık Sarayı, Bitlis Ahlat Sarayı, Huber, Vahdettin Köşkü vb.) bulunmaktadır. Sadece bu sarayların hizmetinde korumalar, danışmanlar, aşçılar ve bahçıvanlar dahil 3 binden fazla personel görevlendirilmiştir. Bu sarayların aydınlatma, ısıtma ve lüks giderleri, vatandaşın karanlığa mahkûm edildiği elektrik faturalarından karşılanmaktadır.
4. KONVOY SALTANATI VE 13 UÇAKLIK FİLO GARABETİ
İtibar meselesinin dışa yansımasına baktığımızda, dünyanın en büyük ekonomilerinden biri olan İngiltere’nin Başbakanı hâlâ kendisine tahsis edilen Downing Street 10 Numaralı o son derece mütevazı, tuğla evde yaşamını sürdürüyor; üstelik uluslararası arenada hiçbir itibar sorunu yaşamadan!
Bizde ise durum tam tersidir. Cumhurbaşkanının araç konvoyundaki lüks ve pahalı zırhlı araçların, koruma ciplerinin günlük masrafları tamamen vatandaştan alınan ek vergilerle karşılanıyor. Uçak sayısı ise apayrı bir israf garabetidir. Dünyanın en zengin ülkesi ABD’de dahi başkana tahsisli 2 ana uçak varken, Türkiye’nin elinde aralarında Katar emirinin "hediye" ettiği ultra lüks uçağın da bulunduğu 13 adet VIP uçak filosu yer alıyor. Ve bu lüksün israf olduğu asla kabul edilmiyor.
5. MARİE ANTOİNETTE’DEN OSMANLI’NIN SON DÖNEMİNE SİYASİ KÖRLÜK
Tarih, bu lüks ve şatafatın sonunun ne olduğunu çok net yazar. Fransız İhtilali (Bastille İsyanı) sırasında millet ayaklanıp ekmek isteyince, 16. Louis’nin eşi Marie Antoinette hizmetçilere "Bu insanlar ne istiyor?" diye sormuş, "Ekmek istiyorlar kraliçem" yanıtını alınca da o meşhur, saray konforunun kör ettiği o sözü söylemişti: "Ekmek yoksa pasta yesinler!"
Avrupa bu tarihsel körlükten geri adım atarken, aynı körlük Osmanlı İmparatorluğu'nun son döneminde de yaşanmıştı. Hazine tam takırken, devlet borç bataklarındayken inşa edilen Dolmabahçe, Çırağan ve Beylerbeyi sarayları israfın ve şatafatın sınırsızca yaşanmasını beraberinde getirmiş, o ihtişam devleti kurtarmaya yetmemiş, aksine iflası (Düyun-u Umumiye) hızlandırmıştı.
Avrupa ülkeleri halklarına bu sıkıntıları ordu, kilise ve kralın el birliğiyle başlattılar; ancak eğitimli, bilge ve örgütlü halklar bir araya gelerek ülkelerini bu asalak sistemlerden kurtardılar.
Son Söz
Milli uçağımız gökyüzünde olacak dendi, hâlâ bekleniyor. Elektrikli traktör dediler, fabrikadan henüz çıkmadı. Aya uzay üssü vaatleri havada uçuşurken, şimdi Somali’de uzay üssü yapılacağı müjdeleniyor. O üssün gelmez ayın hangi gününde yapılacağını ise kimse bilmiyor. Ama ne zaman bu sahte vaatler açıklansa, meclis sıralarındaki vekiller ve yandaşlar ekranlarda "alkış tufanı" koparıyorlar.
Unutulmamalıdır ki; politika makyajla değil, halkın ekmeğini büyüterek yapılır. Sarayların ışıkları halkın mutfağını karartarak yanmaya devam ettikçe, tabelalar ve vaatler değişse de bu asalak sistem kendi yarattığı enkazın altında kalmaya mahkumdur. Biz asilin sırtından doyan vekilleri ve yandaşları alkışlarken izlemeye devam ettikçe, Mehmet’in payına hep o kupkuru kemik düşecektir.